MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
ERTELEDİĞİN HAYAT SENİ BEKLEMİYOR
Sabahın ilk ışıkları odanın penceresinden süzülürken zihnin koridorlarında yankılanan o
tanıdık ses yine aynı cümleyi fısıldar: “Yarın başlarım.” Pazartesileri beklenen diyetler, bir
sonraki aya ertelenen hayaller, “zamanı gelince” kurulacak o büyük cümleler, raflarda
tozlanmaya terk edilen kitaplar ve hiç açılmayan resim defterleri… İnsan, hayatı kesintisiz ve
dinamik bir süreç değil de bitmek bilmeyen bir hazırlık evresi gibi yaşamaya meyillidir.
Kendimizi sürekli gelecekteki bir ana hazırlarız; daha zengin, daha bilge, daha cesur veya
daha hazır olacağımız o meşhur geleceğe. Oysa zamanın sessizce ve acımasızca aktığı bu
devasa evrende kaçırdığımız en büyük hakikat şudur: Zaman bizi beklemez, ertelediğimiz
hayat da durup bir kenarda sırasının gelmesini asla kabul etmez.
Ertelemek, insanın kendi geleceğinden ve öz saygısından çaldığı en zarif ama en tehlikeli
hırsızlıktır. Genellikle konfor alanının cazibesi, cesaretsizlik ve belirsizlik korkusuyla
maskelenir. Çoğu zaman ertelemeyi bir tembellik formu olarak tanımlarız ancak tembellikten
çok daha derin bir psikolojik savunma mekanizmasıdır bu. Bir işe başlamak, riskli bir adımı
atmak ya da sadece içimizdeki derin duyguları muhatabına açmak için hep kusursuz zamanı, o
ideal şartları ararız. “Maddi durumum biraz daha düzelsin”, “Çocuklar büyüsün”, “Sınavlar
bitsin”, “Hava biraz daha ısınsın” derken, aslında evrende kusursuz bir anın olmadığını
unuturuz. Kusursuz an, dışarıdan bize sunulan bir hediye değil; bizim cesaretle inşa ettiğimiz
bir eylemdir. Biz dışarıdaki şartların olgunlaşmasını bekledikçe hayatın ritmi kaçar, fırsatların
kapısı birer birer kapanır ve geriye sadece birikmiş, ağırlaşmış “keşke”ler kalır.
Erteleme hastalığının en büyük besleyicisi kuşkusuz mükemmeliyetçiliktir. Zihnimizde o
kadar muazzam, o kadar hatasız bir tablo çizeriz ki, atacağımız ilk adımın o tabloya
erişemeyeceği korkusu bizi hareketsiz kılar. Yapacağımız işin en iyisi olmasını isterken, hiç
yapılmamış olmasına göz yumarız. "Eğer harika bir roman yazamayacaksam hiç
yazmayayım" ya da "Eğer o sporu tam disiplinle sürdüremeyeceksem hiç başlamayayım"
düşüncesi, potansiyelimizi daha doğmadan boğan zihinsel bir tuzaktır.
Oysa hayat, kusursuz teorilerin değil, tamamlanmış kusurlu pratiklerin alanıdır. Dünyayı
değiştiren, büyük başarılara imza atan veya basitçe kendi huzurunu bulan insanlar, en ideal
şartları bekleyenler değil; ellerindeki kısıtlı imkânlarla ve eksikleriyle yola çıkanlardır.
Eylemsizlik, ruhun üzerine çöken ve zamanla katılaşan tozlu bir örtü gibidir. İnsan hareket
ettikçe, ürettikçe, hata yapıp o hatadan bir şey öğrendikçe ve riski göze aldıkça gerçekten var
olduğunu hisseder. Tamamlanmamış her iş, zihnin arka planında açık kalan bir sekme gibidir;
ruhsal enerjimizi tüketir, bizi içten içe yorar ve özgüvenimizi kemirir.
Zamanı bir kum saati gibi düşünmek gerekir. Yukarıdaki hazne her saniye azalırken alt hazne
dolmaktadır. Fakat hayat kum saatinin altındaki haznede biriken kumları bize yeniden
kullanma şansı tanımaz. Fiziksel evrende zaman tek yönlü akan bir vektördür. Ertelediğimiz
her gün, sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimini değil; o anın sunacağı tazeliği, coşkuyu,
enerjiyi ve benzersiz imkânları da sonsuza dek terk etmek demektir.
Gençliğinde seyahat etmeyi "emekliliğe" erteleyen bir insan, emekli olduğunda belki maddi
imkâna kavuşur ama gençliğin o meraklı gözlerini, yorulmaz bacaklarını ve dünyayı keşfetme
tutkusunu aynı tazelikte bulamaz. İyileşmeyi erteleyen bir ilişki, zamanla yerini derin bir
ilgisizliğe bırakır; ertelenen bir özür, muhatabını kaybettiğinde anlamsız bir vicdan azabına
dönüşür. Yaşamak, yalnızca fiziksel olarak nefes alıp vermekten, biyolojik varlığımızı
sürdürmekten ibaret değildir. Yaşamak; etki etmek, hissetmek, iz bırakmak ve cesaretle
eyleme geçmektir.
Gerçek şu ki, ertelediğimiz hayat bir kenarda sabırla bizi beklemiyor; aksine içten içe yok
oluyor ve bizi eksiltiyor. Çalmadığımız o enstrüman, yazmadığımız o ilk satırlar,
gitmediğimiz o uzak şehir veya ertelediğimiz o samimi kucaklaşma… Hepsi zamanın acımasız
nehrinde sürüklenip kaybolup gidiyor. Hayatın sonuna yaklaşmış insanlarla yapılan
araştırmalar incelediğinde, insanların en büyük pişmanlıklarının yaptıkları hatalardan ziyade,
yapmaya cesaret edemedikleri, sürekli erteledikleri şeyler olduğu görülür. Bir gün dönüp
arkamıza baktığımızda, zihnimizde yankılanacak olan şey başarısızlıklarımızın sesi değil,
ertelediğimiz için hiç yaşayamadığımız potansiyelimizin sessiz çığlığı olacaktır.
Peki, insan kendi hayatına müdahale etmek için neyi bekler? Genellikle dışarıdan gelecek bir
mucizeyi, hayatımızı değiştirecek o büyük dönüm noktasını umut ederiz. Oysa gerçek mucize,
kendi irademizi devreye sokup "bugün" demektir. Zira gelecek, soyut bir kavramdan ibarettir;
var olan tek gerçeklik içinde bulunduğumuz "şu an"dır. Dünü değiştiremeyiz, yarını ise
garantileyemeyiz. Elimizde şekillendirebileceğimiz, üzerine imzamızı atabileceğimiz tek kile
benzeyen malzeme şu andır.
Erteleme eyleminin temelinde, farkında olmadan sığındığımız o güvenli ama bir o kadar da
dar alan yatar: Konfor alanı. Zihin, evrimsel olarak tehlikeden kaçmaya ve enerjiyi korumaya
programlanmıştır. Bilinmeyen, yenilik ve değişim zihin için her zaman potansiyel bir tehdittir.
Bu yüzden ne zaman hayatımızda yeni bir sayfa açmak, alışılmadık bir adım atmak istesek,
zihnimiz bize binbir türlü "haklı" mazeret üretmeye başlar. "Şimdi sırası değil", "Daha
yeterince hazır değilsin", "Ya başaramazsan?" gibi içsel fısıltılar, aslında bizi korumaya
çalışan ama nihayetinde gelişimimizi engelleyen zihinsel duvarlardır.
Bu konfor alanı illüzyonu, insanı çaktırmadan uyuşturan bir etkiye sahiptir. Huzursuz bir işte
çalışmaya devam etmek, bitmiş bir ilişkiyi sürdürmek ya da potansiyelimizi
sergileyemediğimiz rölanti bir yaşam sürmek, sırf "bildiğimiz bir huzursuzluk" olduğu için
bize daha emniyetli gelir. Bilinmeyen bir başarı veya mutluluk ihtimali bile, bilinmeyen bir
başarısızlık riskini barındırdığı için korkutucudur. Ancak unutmamak gerekir ki, hayatın tüm
güzellikleri, mucizeleri ve gerçek anlamı, tam da o konfor alanının bittiği, sınırların dışına
adım atıldığı yerde başlar. Sınırlarını zorlamayan, risk almayan ve sürekli güvenli limanda
demirli kalan bir gemi çürümeye mahkûmdur; oysa gemiler limanlarda beklemek için değil,
engin denizlere açılmak için inşa edilmiştir.
Bir işi ertelediğimizde, o işten kurtulmuş olmayız; aksine onu zihnimizin sırtına ağır bir yük
olarak yükleriz. Tamamlanmamış görevler, söylenmemiş sözler ve ertelenmiş kararlar, gün
boyunca enerjimizi gizlice emen parazitler gibidir. Bir şeyi yaparken harcayacağımız enerji, o
şeyi yapmamak için harcadığımız ve suçluluk duyduğumuz enerjiden katbekat daha azdır.
Erteleyen insan, dinlenirken bile gerçekten dinlenemez. Çünkü zihninin bir köşesinde sürekli
duran o "yapılacaklar" listesi, vicdanını rahat bırakmaz. Bu durum zamanla kronik bir stres,
yetersizlik hissi ve özsaygı kaybına yol açar.
Kendimize verdiğimiz sözleri tutmadıkça, kendi gözümüzdeki güvenilirliğimizi yitiririz.
"Yarın spor yapacağım" deyip yapmadığımızda, "Bu akşam o kitabı okuyacağım" deyip
televizyon karşısında saatler harcadığımızda, bilinçaltımıza şu mesajı göndeririz: "Ben kendi
kararlarıma saygı duymuyorum." Bu durum, özgüvenin temeline koyulmuş bir dinamittir.
Hayatı ertelemek, sadece zamanı kaçırmak değil, aynı zamanda insanın kendi iradesine olan
inancını zedelemesidir.
Oysa eyleme geçmek, bu kısırdöngüyü kıran yegâne güçtür. Hareket, zihindeki sisi dağıtır.
İnsan adım attıkça, belirsizliğin korkutucu yüzü silinir ve yerini netliğe bırakır. Yol, ancak
yürünmeye başlandığında görünür hale gelir. Masada oturup haritaya bakarak bir şehri
gezemeyeceğimiz gibi, sadece planlar yaparak da bir hayatı yaşayamayız.
Bu yüzden, yaşamı bir prova, gelecekte oynanacak büyük oyun öncesi bir ısınma turu olarak
görmekten derhal vazgeçmeliyiz. Sahne tam şu andır, ışıklar üzerimizdedir ve seyirci de
zamanın kendisidir. Gelecek, soyut dileklerden değil, bugün attığımız küçük ama kararlı
adımlardan inşa edilir. Hayatın üzerinde bir "durdurma" ya da "geri sarma" butonu yoksa,
bizim zihnimizde de erteleme seçeneği olmamalıdır.
Büyük hayaller gözünüzü korkutuyorsa, onları parçalara bölün. Yüzlerce sayfalık bir kitap
yazmak gözünüzde büyüyorsa, bugün sadece bir paragraf yazın. Büyük bir kariyer değişimi
korkutuyorsa, bugün o alanla ilgili tek bir makale okuyun. Küçük de olsa eyleme geçmek, hiç
adım atmamaktan ve kusursuz anı beklemekten katbekat değerlidir. Eylem, korkunun en
büyük ilacıdır; hareket başladığı an, zihnin ürettiği o felaket senaryoları birer birer dağılmaya
başlar.
Bugün, o tozlu raflara kaldırılan hayallere geri dönmek, ertelediğimiz kararları uygulamak ve
kendi hayatımızın başrolüne geçmek için en doğru gündür. Takvimlerin, pazartesilerin ya da
yılbaşlarının size bir sihir sunmasını beklemeyin. Sihir, sizin kararınızda ve o kararı hemen şu
an eyleme dönüştürme iradenizdedir. Çünkü hayat, siz kusursuz planlar yapıp ideal zamanı
beklerken avuçlarınızın arasından kayıp giden şeydir ve emin olun, sizi beklemeye hiç ama
hiç niyeti yoktur.


























