Sessiz Kaldıkça Büyüyen Şiddet
Kadına yönelik şiddet, yalnızca kadınların omuzlayacağı bir yük değildir. Erkeklerin sürecin dışında kaldığı bir toplumda gerçek bir dönüşümden söz etmek mümkün olamaz. Çünkü şiddeti üreten de, durduracak olan da aynı toplumsal yapının bireyleridir. Bu nedenle erkeklerin sorumluluk alması, sessizliği bozması ve açık bir tutum sergilemesi hayati bir zorunluluktur.
Şiddet; bir öfke patlaması, anlık bir saldırı ya da sıradan bir “davranış” değildir. Kadına, çocuğa, hayvana yönelen her türlü fiziksel, psikolojik, ekonomik ve sözlü saldırı; insanlığın en karanlık yüzünü açığa çıkaran ağır bir suçtur. Üstelik çoğu zaman gizli saklı değil, hayatın tam ortasında, hepimizin gözü önünde işlenir. Fiziksel darbeden hakarete, baskıdan, ayrımcılığa, kadın bedenini hedef alan tehditlere kadar her şey bu suçun bir parçasıdır.
Burada bir gerçeği cesaretle söylemek gerekiyor ki; Kadını koruyan süslü cümleler değil, hukukun kendisidir. Sözleşmeler, metinler, söyleşiler, beyanlar, sloganlar, ancak adaletin kararlı ve eşitlikçi bir iradeyle işletildiği ölçüde anlam kazanır. Yani sözleşmeler değil yasalar korur, hukuk korur. Yasal düzenlemeler kâğıt üzerinde değil, toplumun vicdanında ve kurumların pratiğinde karşılık bulduğunda bir değer taşır.
Bu yüzden mücadele yalnızca kadınlara bırakılamaz. Erkeklerin bu direnişin asli bir parçası hâline gelmediği; suskunluğun, “bana dokunmayan” anlayışının kırılmadığı bir toplumda şiddetin kökünü kazımak imkânsızdır. Değişim ancak kadınların ve erkeklerin yan yana, aynı kararlılıkla durmasıyla gerçekleşebilir.
Erkeklere çağrımız şu malıdır. Hadi babalar, kardeşler, dayılar, amcalar, eşler, sevgililer hep birlikte kadına, çocuğa, hayvana şiddeti durduralım, duyarlı olalım, omuz omuza verelim her türlü şiddeti toplumsal dayanışma ile bitirelim.
Bir kez daha vurgulamak gerekiyor:
Kadına yönelik şiddet bir kusur, bir hata veya bir öfke ânında işlenen bir suç değil, apaçık bir insanlık suçudur.
Ve bu suça karşı susan herkes, farkında olsa da olmasa da, bu karanlığın bir parçasıdır.
Evet, kadınlar mücadelesinde haklıdır; ama kimi zaman uluslararası politikalara malzeme edildiği gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. 25 Kasım bir direnişin sembolüdür; fakat bu sembolün hangi dönemlerde, hangi güçler tarafından neden sahiplenildiğini sorgulamak da en az o direnişi sürdürmek kadar önemlidir.
Sonuç açıktır: Kadına yönelik şiddeti bitirmek insanlığın ortak görevidir. Bu mücadele, ancak kadın-erkek herkes elini taşın altına koyduğunda kazanılacaktır.






















