YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR
KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR
www.hakanbirol.com
Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “Biraz Daha Yakından Hayat” adlı kitabıyla tanıdığımız “Zuhal Çoban” var.
Merhabalar Zuhal Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Ben Zuhal Çoban. Hayata her zaman biraz daha yakından bakmayı seven, sorgulamaktan vazgeçmeyen biriyim. Yazmak, benim için bir uğraş değil, bir ihtiyaç. Felsefe, psikoloji, edebiyat ve günlük hayatın sıradan görünen ayrıntıları ilgimi çeker. İnsan davranışlarının ardındaki sebepleri, toplumun görünmeyen yönlerini, bireyin içsel hesaplaşmalarını anlamaya çalışırım. Yazmak da bu merakın bir yansımasıdır.
“Biraz Daha Yakından Hayat” adlı kitabınız, okuyucuyu sorularla baş başa bırakıyor. Sizce sorular mı insanı dönüştürür, yoksa cevaplar mı?
Bence insanı sorular dönüştürür. Cevap dediğimiz şey çoğu zaman geçicidir, çünkü her cevabın içinde yeni bir sorunun tohumu gizlidir. Sorular, zihnimizi açık tutar, bizi durağanlıktan kurtarır. Cevaplar ise yolculuğun yalnızca konaklama yerleri gibidir.
Kitabınızda unutmak, beklemek, değişmek gibi kavramlar sık sık karşımıza çıkıyor. Bu kavramlar sizin iç dünyanızda nasıl bir yere sahip?
Bu kavramlar benim için insan olmanın temel deneyimleri. Unutmak, bazen bir korunma biçimi; beklemek, sabrın ve umudun sınavı; değişmek ise hayatta kalmanın tek şartı. Kitabımda bu kavramların izini sürmem, aslında kendi içsel yolculuğumun da izlerini sürmek demek.
Denemelerinizde çocukluk anıları, sokaktaki insanlar ve felsefi sorular iç içe geçmiş. Bu üçlüyü aynı potada eritebilmeyi nasıl başardınız?
Benim için hayat, bu üçlüden ibaret. Çocukluk, insanın ilk aynasıdır; sokaktaki insanlar, toplumsal aynasıdır; felsefi sorular ise zihinsel aynasıdır. Yazarken bunları ayırmıyorum. Zihnimde kendiliğinden birleşiyorlar, çünkü aslında hepsi aynı hikâyenin parçaları.
Kitabın arka kapağında geçen şu cümle dikkat çekici: “Bu kitap, bir rehber değil; bir yoldaş.” Bugünün okuru sizce bir yoldaşa mı daha çok ihtiyaç duyuyor, yoksa bir rehbere mi?
Bugünün insanı, çok fazla “rehber” ile kuşatılmış durumda: nasıl yaşanmalı, nasıl giyinmeli, nasıl düşünmeli… Ama aslında hepimizin ihtiyacı olan şey, bize hükmeden değil, yanımızda yürüyen bir ses. Bu yüzden ben yoldaşlığı seçtim. Yoldaş, size hazır reçete sunmaz; birlikte yürür, birlikte sorgular.
“Normal dediğimiz şey kimin icadı?” diyorsunuz. Sizin için “normal”in karşılığı nedir?
Normal, çoğunluğun üzerinde uzlaştığı bir yanılsama. Biraz da rahatlık uğruna kabul ettiğimiz kalıplar. Benim için normalin karşılığı, sorgulanmadan kabul edilen şeydir. O yüzden “normal” kavramı bana hep biraz tedirginlik verir.
Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi: içsel yüzleşmeler mi, yoksa kelimelere dökme cesareti mi?
İkisi de. İçsel yüzleşmeler insanı tüketiyor ama kelimelere dökmek daha başka bir cesaret istiyor. Çünkü yazdığınız anda yalnızca kendinizle değil, okurla da yüzleşmiş oluyorsunuz. Ve okurla paylaşmak, her zaman çıplak kalmayı göze almak demek.
Deneme türü, hem kişisel hem de evrensel bir alan açıyor. Kendi hikâyenizi anlatırken okurun kendi hikâyesini bulmasını nasıl sağlıyorsunuz?
Bunu bilinçli bir çabayla yapmıyorum. Sadece kendi hikâyemi içtenlikle anlatıyorum. İnsan deneyiminin ortaklığı zaten devreye giriyor. Bizim yaşadıklarımız başkalarının da kalbine dokunuyor. Samimiyet, en güçlü köprüdür.
Kitabınızda okuyucuyu bilgilendirmek yerine birlikte sorgulamayı tercih etmişsiniz. Bu yaklaşımı seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Evet, çünkü ben de kesin doğrulara inanmıyorum. Birlikte sorgulamak, yazarı ve okuru aynı düzlemde buluşturuyor. Bu, hiyerarşisiz bir ilişki kurmanın yolu.
Sizi deneme yazmaya iten ilk kıvılcım neydi? Bir iç boşalma mıydı, bir farkındalık anı mı, yoksa başka bir şey mi?
Bir farkındalık anı diyebilirim. Günlük hayatın sıradanlığında bile derin sorular olduğunu fark ettim. Bazen bir çocukluk anısı, bazen sokaktaki bir bakış… Yazmaya ilk oturduğumda bunun bir iç boşalma değil, daha çok bir “kendimle konuşma” olduğunu anladım.
Yazılarınızda sezgiyle akıl arasında gidip gelen bir dil var. Sizce iyi bir deneme yazarı sezgilerine ne kadar güvenmeli?
Sezgiler, yazının ruhudur. Akıl ise onun düzenleyicisidir. Bence deneme yazarı sezgisine güvenmeli ama aklıyla da tartmalıdır. Birini diğerine kurban etmek, yazıyı ya çok kuru ya da çok dağınık yapar.
Gelecekte kaleme almayı planladığınız temalar var mı? Bir sonraki kitap yine sorgulayan bir “yoldaş” mı olacak?
Evet. İnsan özgürlüğü, toplumsal korkular ve anlam arayışı üzerinde yoğunlaşmak istiyorum. Bir sonraki kitabım yine bir “yoldaş” olacak. Çünkü sorular bitmiyor, yolculuk da bitmiyor.
Değerli Zuhal Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda yeni eserlerinizi de okuyabilmek dileğiyle…

















