MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
DUYMAK BAŞKA, DİNLEMEK BAŞKA!
Hayatın akışı içinde seslerle, gürültülerle ve kelimelerle çevrili bir dünyada var olmaya çalışıyoruz. Sabah uyanır uyanmaz kulağımıza çalınan sokak sesleri, iş yerindeki uğultular, televizyonun veya telefonların arka planında hiç susmayan bir müzik… Modern insan, akustik bir bombardıman altında yaşıyor. Ancak bu durum, ne kadar çok şey işittiğimiz ile ne kadarını gerçekten kavradığımız arasındaki derin uçurumu da gözler önüne seriyor. Çoğu zaman kulaklarımız açık, dış dünyadan gelen dalgaları topluyor; fakat zihnimiz bu dalgaları anlamlandırma çabasından uzakta kalıyor. İşte tam bu noktada, insan olmanın en temel ama ihmal edilen becerilerinden biri karşımıza çıkıyor: Duymak ile dinlemek arasındaki o görünmez dağ.
Dilimizde bu iki kelime sıkça birbirinin yerine kullanılsa da, anlam dünyaları ve yarattıkları etkiler bakımından büyük farklar barındırır. Duymak, temelde biyolojik bir eylemdir. Dışarıda var olan ses dalgalarının kulak zarımıza çarpması ve beyindeki ilgili merkezler tarafından algılanması sürecidir. Sağlıklı bir işitme duyusuna sahip olan herkes, çevresindeki sesleri otomatik olarak algılar. Bu, irademiz dışında gerçekleşen pasif bir durumdur. Trafikteki korna sesini, yağmurun pencereye vuruşunu ya da karşıdaki insanın ağzından dökülen kelimeleri algılamak için özel bir çaba sarf etmemiz gerekmez. Ses vardır ve kulak oradadır; buluşmaları kaçınılmazdır.
Dinlemek ise bambaşka bir boyuttadır; bilinçli bir tercihtir, zihinsel ve ruhsal bir eylemdir. Dinlemek, sadece sesleri fark etmekten ibaret kalmayıp o seslerin ardındaki anlamı, duyguyu ve niyeti yakalamaya çalışmaktır. Karşımızdakine duyduğumuz saygının, merhametin ve sevginin açık bir göstergesidir. Birini dinlemek, kendi iç sesimizi bir kenara bırakıp, etrafı kırmadan, sessizce ve sabırla başka bir dünyanın kapısını aralamaktır. Duyma eyleminde kulaklarımız ön plandayken, dinleme eyleminde başrol kalbimizdedir. Kalbinin kapılarını başkasına kapatmış birinin gerçek anlamda dinlemesi imkânsızdır.
Günümüz dünyasında en büyük krizlerimizden biri, birbirimizi duymamız ama asla dinleyemememizdir. İletişim araçlarının bu kadar geliştiği, bilgiye ulaşmanın bir tuş kadar kolay olduğu bir çağda, yalnızlığın ve anlaşılmamışlık hissinin zirve yapması son derece mantıklıdır. Herkes konuşmak, sesini duyurmak, haklılığını kanıtlamak ve kendini merkeze koymak peşindedir. Sosyal medya platformları, insanlara kendi yankı odalarında sürekli konuşma fırsatı sunarken, gerçek bir diyalog kurma becerimizi köreltmektedir. Karşımızdaki konuşurken, biz genellikle onun sözünün bitmesini ve kendi savunmamızı ya da cevabımızı yapıştırmayı bekleriz. Buna etkin dinleme demek hatalıdır; bu sadece sıranın bize gelmesini beklemektir.
Yalnızlık epidemisinin sardığı bu modern asırda, kalabalıklar içinde kaybolan ruhların en büyük feryadı “Beni duyan var mı?” şeklindedir. Oysa asıl soru “Beni dinleyen var mı?” olmalıdır. Çünkü duymak, o kalabalığın gürültüsü içinde kaynayıp gider; fakat dinlemek, o kalabalığı yararak insana ulaşır, ona tekil bir varlık olduğunu hatırlatır. İnsan, kendi sesinin yankısından ibaret olmayan bir kulak arar. Bir yabancının omzunda ağlarken ya da bir dostun sofrasında dertleşirken aradığımız şey akustik bir dalga boyu asla değildir; aradığımız şey, ruhumuza uzanan şefkatli bir köprüdür.
Zamanın bizzat kendisi hızlandıkça, sabrımız da adeta buharlaşıp uçtu. Artık üç dakikalık videoları bile hızlandırarak izleyen, uzun cümlelere tahammül edemeyen bir sabırsızlık kuşağı türedi. Bu tahammülsüzlük iklimi, en çok insan ilişkilerini zehirlemektedir. Karşımızdaki insan derdini anlatırken, gözlerimiz saatimizde veya telefon ekranımızda gezinir. Bu tavır, kelimelerden bağımsız olarak karşı tarafa çok net bir mesaj verir: “Değerli değilsin, zamanım senden kıymetli.” Oysa gerçek anlamda dinlemek, zamanı durdurabilme cesaretini gösterir. Karşımızdaki insana bütün varlığımızla eşlik edebilmek, o anı onunla birlikte soluyabilmek demektir.
İlişkilerimizin temelinden sarsılmasının, dostlukların zayıflamasının ve aile içi bağların kopmasının arkasında yatan en büyük nedenlerden biri budur. Eşler birbirlerinin sesini duyar fakat dertlerini dinlemeyi bilmez; ebeveynler çocuklarının bağırtılarını işitir lakin ruhlarındaki çığlıkları fark edemez; yöneticiler çalışanlarının sunduğu raporları okur ama sahadaki gerçekliği anlamaya çalışmaz. Sonuçta ortaya çıkan tablo, birbirinin yüzüne bakan fakat birbirinin dünyasına yabancılaşmış kalabalıklardır. Oysa insan, anlaşılmak ve görüldüğünü hissetmek ister. Birinin sizi gerçekten dinlemesi, yaralarınıza sürülen en şifalı merhemdir. İnsan, dinlendiği ölçüde var olur ve var hissettiği oranda iyileşir.
Tarih boyunca büyük medeniyetler, bilginin aktarılmasında ve barışın tesis edilmesinde sözün kudretine inandığı kadar, susmanın ve kulak vermenin erdemine de sığınmıştır. Antik filozofların agora meydanlarındaki tartışmalarında bile temel kural, önce anlamaya çalışmak, ardından konuşmaktır. Şimdiki zamanda ise insanlar sadece kendilerini haklı çıkarmak için ses üretmektedir. Bir münazara salonunda ya da aile içi bir kavgada herkes saldırı pozisyonundadır; zira kimse karşıdakinin argümanını zihnine misafir etmek istemez. Kapılar sıkıca kapatılmıştır ve dışarıdan gelen her ses sadece bir tehdit olarak algılanır.
Dinlemek, derin bir empati yeteneği gerektirir. Karşısındakinin ayakkabılarını giymeyi, onun penceresinden dünyaya bakabilmeyi ve kibirli cümleler kurmadan, salt onun duygularına ortak olabilmeyi talep eder. Bu kolay bir iş mertebesinde değildir; aksine büyük bir irade ve özveri ister. Çünkü kendi doğrularımızdan, kendi ön yargılarımızdan ve kendi aceleci yargılarımızdan sıyrılıp başkasına yer açmak zorunludur. Çoğu zaman kendi fikirlerimizin hayranı olduğumuz için, başkalarının ne söylediğine gerçek manada kulak kabartamayız. Dinlememek bir anlamda bencilliktir; çünkü düşüncemi seninkinden üstün görüyorum demenin sessiz bir yoludur.
Peki, nasıl daha iyi dinleyebiliriz? Öncelikle sessizliği öğrenmemiz şarttır. Sadece dışarıdaki gürültüyü değil, zihnimizin içindeki o hiç susmayan patırtıyı da susturabilmek ilk adımdır. Zihnimiz sürekli bir şeyler planlarken, geçmişin pişmanlıklarıyla geleceğin kaygıları arasında mekik dokurken başkasını dinleyebilmemiz imkansızlaşır. Dinlemek için şimdiki zamanda, yani şimdi ve burada kalabilmek gerekir. Göz teması kurmak, beden diliyle karşımızdakine buradayım ve seninleyim mesajını vermek, yargılamadan anlamaya çalışmak dinleme sanatının incileridir.
Hz. Mevlana’nın eserlerinde sıkça vurguladığı gibi, gerçek bilgelik konuşmaktan çok dinlemekten doğar. Doğa bize iki kulak ve bir ağız vermiştir; bundan çıkarılacak en temel ders, iki kat fazla dinleyip daha az konuşmamız gerektiğidir. Ancak bizler genellikle bu oranı tersine çevirmeyi seçeriz. Çok konuşur, az dinler ve nihayetinde sürekli yanılırız. Dinlemek, insanın ufkunu genişletir, empati kaslarını güçlendirir ve dünyanın sadece bizim benliğimizden ibaret olmadığını idrak etmemizi sağlar. Farklı hayatların, farklı acıların ve farklı sevinçlerin var olduğunu ancak iyi bir dinleyici olduğumuzda fark edebiliriz.
Sanatçılar, şairler ve yazarlar da aslında dünyanın en iyi dinleyicileri arasında yer alır. Bir şair, rüzgarın ağaç yapraklarıyla fısıldaşmasını, bir çocuğun sokaktaki neşeli gülüşünü ya da yaşlı bir kadının iç çekişini sıradan bir kulakla geçiştirmez; onları ruhunun süzgecinden geçirerek birer sanat eserine dönüştürür. Vincent van Gogh’un fırça darbelerindeki o coşku, Ludwig van Beethoven’ın kulakları sağır olmasına rağmen içindeki evrenin sesini duyabilmesi ve onu notalara dökebilmesi hep bu derin dinleme kabiliyetinin bir tezahürüdür. Onlar sadece dış sesleri değil, kozmosun ve insan ruhunun derinliklerindeki saklı senfoniyi yakalamışlardır.
Toplumsal yaşamda da barışın, uzlaşının ve adaletin temeli dinlemeye dayanır. Siyasi tartışmalarda, toplumsal kutuplaşmalarda taraflar birbirini duymak bile istemezken, dinleme erdemini hatırlamak hayati önem taşır. Önyargıların surlarını aşmanın tek yolu, karşı tarafın ne söylediğini, hangi korkulardan ve hangi beklentilerden yola çıkarak o noktaya geldiğini sabırla dinlemektir. Haklı çıkmak uğruna değil, anlamak için dinlemek; dünyayı daha yaşanılır kılacak en büyük devrimdir.
Duymak fiziksel bir yetenekken, dinlemek ruhsal bir tercihtir. Hayatın gürültüsü içinde kaybolmamak, insan kalabilmek ve etrafımızdaki insanlara verebileceğimiz en değerli hediyeyi sunabilmek için kulaklarımızı olduğu kadar yüreğimizi de açmalıyız. Sadece kelimeleri değil, kelimelerin arkasındaki sessizliği, gözlerdeki hüznü ve tonlamalardaki çaresizliği dinleyebilmeliyiz. Unutmayalım ki, bir insanı gerçekten dinlemek, ona varlığın kıymetlidir demenin en soylu yoludur. Gelin, sadece duyanlardan uzaklaşıp, gerçekten dinleyenlerden olalım; çünkü dünya, ancak birbirimizi dinlediğimizde anlam kazanır ve güzel bir yer haline gelir.




















