YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR
KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR
www.hakanbirol.com
Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “İlk Aşka Son Mektup ve Kör Saatçinin Çırağı” kitaplarıyla tanıdığımız ” Zeynep Cider Karabağ” var.
Merhabalar Zeynep Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Merhaba Hakan Bey, ben de göstermiş olduğunuz ilgiye çok teşekkür ederim.
1972, İzmir doğumluyum. Türkiye’nin karma yapısını yansıtan üç çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. Eşimle üniversite yıllarında tanıştık. Bir kızımız var. Ailede annesiyle aynı ilde doğabilen ilk kuşak…
Üniversite ve iş hayatım mühendislik hesapları, muhasebe ve finansla yani rakamlarla geçti. Mozaik ve yazı günlük hayatın koşturmacasından kaçmak için başlıca hobilerim. Genlerimdeki çeşitlilikten olsa gerek bir gün çocuk gibi bilgisayarda strateji oyunu oynuyorum, bir gün kitaptan kafamı kaldırmıyorum, bir de bakmışsınız mutfakta değişik yemek denemelerindeyim. Bahçe ile uğraşmayı da çok seviyorum. Bir köpeğim, bir kedim, yirmi tane balığım var. Geçen seneye kadar bir de muhabbet kuşumuz vardı.
“İlk Aşka Son Mektup” kitabınızdan bahsedecek olursak eserinizde okuyucularımızı neler bekliyor?
Boşanmış, tek çocuklu bir kadının hikâyesi. Günümüzde maalesef eğitimi, maddi durumu ne olursa olsun kadınların büyük bir kısmı toplum baskısına maruz kalıyor, hem de en yakınları tarafından. Özgürce karar veremiyor, duygularını yaşayamıyor. Kendi travmaları yüzünden evladına düşman bireyler tahminimizden de çok bence ve maalesef destek yerine köstek olmayı seçiyorlar. Kısacası aile ilişkileri, aşk, gelgitler…
“Kör Saatçinin Çırağı” adlı eseriniz ikinci romanınız olarak raflarda yerini aldı. Bu romanınız ile okuyucularımız nasıl bir dünyanın içine girecekler?
Seksenli yılların ortalarında, İstanbul’da geçiyor. Birkaç hikâyenin iç içe geçmesiyle eski komşulukları, kuşaklar arası farkları, toplum baskısının bireylere yansımasınıanlatmaya çalıştım. Lohusa sendromunun üstesinden gelemeyen, ailesinden duygusal destek göremeyen birinin harcanan hayatı da bunlardan biri. O dönemin dinamiklerini yazmak bugünün gençliğine belki ebeveynlerinin anlayamadıkları davranışlarına da bir nebze ışık tutar diye umut ediyorum.
Roman yazmanın en zor kısımlarından biri de olay örgüsünü oluşturabilmektir. Eserinizdeki olaylar yaşanmış bir yere mi dayanıyor yoksa tamamen kurgu mu?
Kurgu hepsi, hiçbir karakter için şu kişidir denemez ancak hayal gücümüzün çevresel etkenler, şahit olduğumuz, duyduğumuz olaylar, okuduğumuz kitaplar, gazeteler, seyrettiğimiz filmlerle genişlediğini düşünüyorum. Bire bir tanıdığım kimseden esinlenmedim ama sahneler bazında düşünürsek etkileşimler vardır. Dostlarımın söylediği cümleler, bazı film replikleri çok etkiler beni. Bazen saatlerce nasıl bir sahnede söyleyebilirim bu sözü diye düşünürüm. Romana başladığımda karakterleri oluşturuyorum zihnimde, varmak istediğim noktayı biliyorum, sonrasını yazdıkça öğreniyorum bende. Karakterlerin yaşayabileceği olasılıkları düşünmek hoşuma gidiyor, bir nevi oyun gibi. Hiç bu tarz çalışmalara ihtiyaç duymayan boyutlar üstü yazarlar var tabii ki, Jules Verne gibi… Onlardan biri olabilmeyi çok isterdim.
Yazmanın sizdeki tarifi nedir? Bize bunu biraz anlatır mısınız?
İçimdeki boş sayfayı doldurma umudu… Okumak paralel evrenlere kaçamak bakışlar atmaktır benim için, yazmaksa okura pencere açmaya çalışmak, bir çağrı.
“Hadi gel yanıma, bir de buradan beraber bakalım hayata.”
Bir dostum “Hayatta herkes derdin büyüğü kendinde sanır…” demişti oysa bilmediğimiz ne hayatlar var. Günün stresini tamamen unutuyorum yazarken, dinleniyorum.
“Dijitalleşmenin “edebiyata” etkisi nedir? İyi ve kötü yanlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Erişim kolaylığı getirdi hayatımıza ama tutkumuzu azalttığını düşünüyorum. Özellikle klasiklere çoğu platformda çok daha uygun fiyatlarla, hatta bazılarına ücretsiz ulaşabiliyoruz ancak tablet ve telefonlarda uyaran o kadar çok ki, bir de bakmışsınız üç sayfa bitmeden bambaşka bir yere geçmişsiniz, ya mesajlaşıyorsunuz, ya da fotoğraflara bakıyorsunuz. Bir açıdan da kolay kazanılan, kolay kaybediliyor, önemini yitiriyor. Elimizin altında yüzlerce, belki binlerce kitapla dolaşıyoruz ama okuyan var mı? Büyük çoğunluk sosyal medyada veya oyunlarda vakit öldürüyor.
Bugün neredeyse herkes yazar, senarist. Bu enflasyonun içinde kaliteli, edebi değeri olan kitapları seçebilmek de ayrı bir maharet, o yüzden yayınevi benim için önemli bir kıstas. Dijital ortamda saatler harcayıp yanlış tercihler yapmanız da olası. İlk üç sayfa güzel derken gerisi gelmeyebiliyor.
Ben kendimi yazar olarak göremiyorum ama iyi bir okuyucu olduğuma inanıyorum. Teknolojinin nimetlerinden iş hayatımda faydalanırken, hala kokusu olmayan bir kitap okumaya alışamadım. Belki yaşla ilgili bir şey, örneğin kızım e-kitabı tercih ediyor, satırları çiziyor, ayraçlar koyuyor, benim başaramadığım bir şey. Doğayı koruma adına doğru bir karar. Sesli kitaplar ise muazzam zaman kazandırıyor, yaşlılarımıza, engelli okuyuculara büyük kolaylık sağlıyor.
En çok hangi tür kitapları okuyorsunuz ve hangi yazarları takip ediyorsunuz?
Klasik romanlar diyebiliriz. Tercihlerim yıllar içinde çok değişkenlik gösterdi. Bronte Kardeşler, Jane Austen, Reşat Nuri Gültekin ilk hayran olduklarımdı. Hâlâ Uğultulu Tepeler, özellikle kötü karakteri okuyucuya sevdirmesi açısından favorilerimdendir. Lise politik ve romantik kitaplarla geçti. Üniversite yıllarına gelindiğinde Steinbeck, Hemingway… Bir ara Edgar Allen Poe, Bukowski sonra Çehov derken, Virginia Woolf, Stephan Zweig, Herman Hesse, Abdülhak Şinasi Hisar, Sadık Hidayet, Camus, Sartre, Kobe Abe, Murakami, Margaret Atwood, Marcel Proust, Tezer Özlü, Atiq Rahimi, Mario Levi beni en çok etkileyenler. Ayfer Tunç, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin… Bu listenin sonu gelmez.
Şiir ayrı bir derya. Her gün okuyamam, dizelere yeterli özeni gösteremem günlük koşturmacanın içinde. Ayrı bir duygu yoğunluğu, yaşanmışlık gerektiriyor.
Başta Hocam Mario Levi olmak üzere dünyadan terki diyar eyleyen yazar ve şairlerimizi minnetle anıyor, hâlâ aramızda olanları saygıyla selamlıyorum.
Yazmak başlı başına cesaret isteyen bir iştir. Yazmak isteyen ama nasıl yazmaya başlaması gerektiğini bilmeyenler için önerileriniz var mı?
Haddime değil ancak ustalarımın tavsiyelerini aktarabilirim. 2013 yılında Hocam Mario Levi “Okumak isteyeceğiniz kitaplar yazın,” demişti bir atölyesinde. Sonra da Aydın Şimşek Hocamın tabiriyle edebiyatı parçalamaktan elimden geldiğince vazgeçip eksiltme sanatına yoğunlaşmaya çalıştım. Zor olan yazmak değil, samimi olmak bence. Allah vergisi yetenekle doğan çok yazar var tabii ki ama bu işin sırrının üstatların dediği gibi okuma azminde saklı olduğunu düşünüyorum. Okumak dinlemek gibidir, günün birinde mutlaka söyleyecek sözünüz olur, işte o zaman yazarsınız. Sabırlı olun. Kimin sözüydü hatırlayamıyorum ama yine usta bir yazar şöyle demişti bir röportajında;
“İnsanın asıl yaratıcılığı, eleştirel beyinde saklıdır. O yüzden önce aklınıza gelen her şeyi, her olasılığı kâğıda dökün, en az bir aylığına rafa kaldırın. Sonra elinizden geldiğince başkasınınmışçasına uzaklaşarak okuyun, düzeltin. Zamanla ilerlemenizin farkına varacaksınız.”
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü, imlâ kılavuzu, deyimler sözlüğü yanı başınızda olsun derim. Dil canlıdır, kelime türetebiliriz, denemeler yapabilir, beraber oyun oynayabiliriz ama lütfen katletmeyin, ölmesine izin vermeyin.
Ülkemizdeki okuma oranları hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Gözlemleriniz doğrultusunda genç nesle bakış açınızı özetleyebilir misiniz?
Görünen köy kılavuz istemiyor maalesef, altında yatan sebepleri tartışmaya saatler yetmez. Hatayı kendimizde aramalıyız. Sevgili Atamız ne güzel söylemiş.
“Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum: Batı senden, Türk’ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocuğu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! Bu belli. Fakat zekânı unut! Daima çalışkan ol!”
En az aileler kadar öğretmenlerimizin de emeği var çocuklarımızın üstünde. Eğitim sistemimizdeki zincirleme hatalar sonucu hak ettikleri saygıyı göstermediğimizi düşünüyorum. Onları onurlandırarak telafiye başlarsak kısır döngüden kurtulacağımıza inanıyorum. Bu kadar çileli, insanı sömüren, sistemin kölesi haline getiren değil özenilen bir meslek olmalı, işte o zaman doktorlarımız da dâhil herkes çektiği cefanın, vefanın ve emeğinin karşılığını alacaktır.
On dokuz yaşında bir kızım var. Farkındalığı çok yüksek. Onunla gurur duyuyorum. Ergenliğin cilvelerine ebeveynlik yapmadan önce gençliğimde ailemi hiç üzmediğimi zannediyordum. Kızımla beraber büyüdükçe anladım yaşattığım zorlukları. Bizim zamanımızda şöyleydi, biz böyleydik benzeri söylemleri rahatsız edici buluyorum. Ötekileştirmeden sevmeliyiz çocuklarımızı aynı bebeğin anne babasını sevdiği gibi…
Gençliğe güveniyorum. Gelecek onların…
Değerli Zeynep Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda yeni eserlerinizi de okuyabilmek dileğiyle…
Ben çok teşekkür ederim. Sağlıklı, mutlu günlerde tekrar görüşebilmek dileğiyle…






















