YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR
KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR
www.hakanbirol.com
Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “Yol Senin Yön Senin” kitabıyla tanıdığımız “Kadriye ÜLKER” var.
Merhabalar Kadriye Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Ben 5 kardeşli bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldim. Genelde en küçük çocukların daha çok ilgi gördüğü düşünülür ama benim hikâyem biraz farklıydı. Annem ev hanımı, babam ise yoğun bir iş hayatına sahipti. Bu yüzden ben, evde sorumluluklarla boğuşan bir düzenin içinde daha sessiz, daha az dinlenen, daha çok kendi içinde konuşan bir çocuk oldum. Belki de bu yüzden, daha o yaşlarda gözlem yapmaya başladım. Ablamın ve abilerimin arkadaşlık ilişkilerinde yaşadıkları çatışmaları, kırgınlıkları, sevinçleri dikkatle izledim. İnsanların ne zaman ne söyleyip neden sustuklarını, davranışlarının ardındaki asıl sebepleri anlamaya çalıştım. Böylece, kendim bir arkadaşlık kurduğumda hangi durumların beni neyle karşılaştıracağını önceden kestirebilen biri oldum. Zamanla bu öngörü, sorgulama ve anlamaya duyduğum ilgiye dönüştü. Kitaplara, insan hayatlarına, tarihe olan merakım da buradan doğdu. Kendimden büyük insanları dinlemeye, kalbim ve kulağım hep açıktır. Onları dinlerken hep bir ders alırım. Spor da hayatımda önemli bir yer tutar; çünkü zihinsel disiplinin bedensel uyumla birleştiğinde daha güçlü bir farkındalık sağladığına inanırım. İnsanoğlunun hangi çağda hangi sorunlarla boğuştuğunu kurcalamayı severim. Çünkü bilirim ki her dönem insan aynı soruyu sorar: “Ben kimim, neden böyleyim ve nereye gidiyorum?”
“Yol Senin, Yön Senin” ismini seçerken neyi ifade etmek istediniz? Bu isim sizde nasıl bir anlam taşıyor?
Bu isim, ilk bakışta bir özgürlük çağrısı gibi dursa da, aslında çok daha derin bir anlam taşıyor. İnsan doğduğu andan itibaren önüne birçok yol çıkar. Karanlık yollar, aydınlık yollar, eğlenceli ya da dikenli yollar… Ama ben şuna inanıyorum: Yolu biz seçemeyiz. Yol zaten ortadadır. Hepimiz belirli bir coğrafyada, belirli koşullarda bu hayata doğarız. Seçemediğimiz bu yolda önemli olan, yönümüzü nasıl belirlediğimizdir. Yani mesele, hangi yoldan gideceğimiz değil; o yolun içinde kendi yönümüzü bulup bulamadığımızdır. Çünkü çoğu insan aslında başkalarının belirlediği yönlerde ilerliyor. Toplumun doğruları, ailenin beklentileri, çevrenin kuralları… Bize öğretilenlerle hareket ediyoruz. Ama bu yön bizi ne kadar mutlu ediyor? Benim için kitabın temelinde şu soru yatıyor: “Gerçekten içimizde ne istiyoruz ve bu hayatta neye hizmet etmeliyiz?” Bunu anlamak için insana değil, doğaya bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar birbirini tekrar eder, ama doğa bize her zaman samimi bir yön gösterir. Çiçek ne zaman açacağını bilir, nehir hangi yöne akacağını. Bu yüzden kitabımda da okuyucuya “Kendi yönünü doğaya kulak vererek bul” demek istedim. “Yol Senin, Yön Senin” derken kastettiğim şey; yolu değil, yönü sahiplenmektir. Zira yolun içinde kaybolmak kolay, ama yönünü bilen insan kaybolmaz.
Bu kitabı yazma fikri ilk kez ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Sizi yazmaya iten duygu neydi?
Uzun zamandır felsefenin derinliklerinde gezen bir zihnim var. Gerek kitaplarla, gerekse izlediğim videolarla insanın yön bulma çabası hep ilgimi çekti. Ancak yazma fikri gerçek anlamda içimde Atatürk’ün Nutuk’unu okuduğumda filizlendi. Orada geçen bir cümle beni derinden sarstı:
“Milletimiz kendine güvenerek, bilgiyle donanarak çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkacaktır.”
Bu sözlerde sadece bir umut değil, bir sorumluluk da vardı. Kendimi, bu çağın sesi olan insanlara farklı bir pencere açmakla yükümlü hissettim. Çünkü artık televizyonu açtığınızda ya da sosyal medyada dolaştığınızda karşınıza ya tartışma programları ya da yüzeysel içerikler çıkıyor. Fazla gürültü, az anlam… İşte tam bu noktada kendime şunu dedim:
“Sen farklı bir şey yapmalısın Kadriye. Bu kalabalıkta felsefeyi hatırlatmalısın.” İnsanlara yukarıdan bakarak “sen cahilsin” demek kolaydır. Zor olan, anlatabilmektir. Ben zor olanı seçmek istedim. Çünkü yargılamadan, öğretmeden, sadece hatırlatarak bir sese dönüşmek istedim. Biri bir gün bu kitabı açıp içinden bir cümlede kendini bulursa, bu benim için yeterlidir. Okudukça içimde biriken o ses susmaz olmuştu. Kişisel gelişim, felsefe, doğa üzerine okuduğum her şey beni bir noktaya getirdi: Artık yazmalısın.
Ve işte o gün başladım. Çünkü bazı duygular vardır; sadece yaşanmaz, anlatılmak ister. Ben o anlatan ses olmak istedim.
Kitap boyunca okuyucuya bir içsel yolculuk sunuyorsunuz. Bu yolculuğun sizin hayatınızdaki karşılığı ne oldu?
Evet, kitap boyunca okuyucuya bir içsel yolculuk sunuyorum. Çünkü ben de o yolculuktan geçtim. Okuduğum her kitap, izlediğim her anlamlı içerik beni bir adım daha içime yaklaştırdı. Bu yolculuk, bana en çok da şunu öğretti: Yönetemediğim ilişkilerden geri çekilmenin, vazgeçmenin de bir erdem olduğunu.
Artık kararlarımı alırken başkalarının ne dediğinden çok, kendi vicdanımın ne dediğine kulak veriyorum. Elbette danıştığım insanlar oluyor, ama sonunda yürünecek yön benimse, pusulam da ben olmalıyım. Bu farkındalık sadece kendimde kalmadı; çocuklarıma da aktarmak istedim. Artık çocuklarımı yalnızca bilgiyle değil, felsefi düşünmeyle de büyütmeye çalışıyorum. Onlara küçük yaşlardan itibaren duygularını sorgulamayı, yaşadıkları olaylara sadece tepki değil anlam da katmayı öğretiyorum. Örneğin bir arkadaşı onunla oynamak istemediğinde, bu durumu kişisel olarak değil, o anın bir tercihi olarak görmesi gerektiğini anlatıyorum. Çünkü sorun çoğu zaman karşıdakinde değil, bizim o durumu nasıl algıladığımızda gizli. Bu içsel yolculuk sayesinde çocuklarıma sadece bir anne değil, bir yol arkadaşı olmayı hedefliyorum. Onlara farkındalıkla yürüyen, kendini bilen, değerli bir birey olmanın yollarını göstermeye çalışıyorum. Eğer bunu başarabilirsem, belki de bu dünyaya üç sağlam birey kazandırmış olurum. İnsan ilişkilerime gelince… Artık kimseyi idealize etmiyorum. Herkes kendi sınavını yaşar. Ben de olaylara karşı nasıl davranmam gerektiğini daha iyi kavrıyorum. Gözlem yapmaya, insan doğasını anlamaya daha çok odaklanıyorum.
Bu yolculuk bana bir şey daha öğretti: Savunduğun bir fikir sadece senin işine yaradığı için doğru olmamalı. Gerçekten doğru olan, doğaya ve hakikate uygun olandır. Bir başkasına yapılan olumsuz bir davranışı eleştiriyorsan, o olumsuz davranışı yapan kişinin sana iyi davranması onun haklı olduğunu göstermez. İçsel terazimizi şaşırmadan, çifte standarda düşmeden, hayatı anlamlı kılmalıyız.
Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ya da derinden etkileyen bölüm hangisiydi?
Kitaptaki en etkileyici bölüm benim için kesinlikle “Seçiyorsun ama gerçekten sen mi seçiyorsun?” başlığıydı. Çünkü bu soru sadece okuyucuya değil, doğrudan bana da yönelmişti.
Yazarken defalarca durdum ve düşündüm: Aldığım kararlar gerçekten bana mı aitti, yoksa çocukluktan bu yana üzerime giydirilen rollerin, beklentilerin bir sonucu muydu? Bu sorunun peşinden gitmek kolay olmadı. Çünkü insan, kendi hayatındaki seçimlerin aslında ne kadar azına gerçekten yön verdiğini fark ettiğinde bir sarsıntı yaşıyor. Ama işte tam da bu nedenle, bu bölüm hem yazarken hem de yazdıktan sonra üzerimde en çok iz bırakan bölüm oldu. İçimdeki birçok düğümü orada çözmeye başladım.
Ve belki de bu kitap, bu sorunun cevabını ararken yazıldı.
“Ben ne istiyorum?” sorusunu sormak neden bu kadar zor? Bu sorunun önünde sizce ne gibi engeller var?
Çünkü biz bu dünyaya doğduğumuz andan itibaren bir kalıbın içine bırakılıyoruz. Toplumun doğruları, ailelerin beklentileri, geleneklerin dayattıkları… Hepsi sanki görünmez bir fanus gibi etrafımızı sarıyor. Ve o fanusun dışına çıkmak istediğimizde hemen eleştiriyle karşılaşıyoruz.
Bu eleştiriler zamanla içimize yerleşiyor. Kendi iç sesimizi duymaya çalışırken, bir yandan da “Yanlış mı yapıyorum?” diye sorgulamaya başlıyoruz. Oysa insanın ne istediğini anlaması için önce dış dünyanın sesini susturması gerekir. Ama bu o kadar kolay değil. Çünkü bu baskı çocuklukta başlıyor. Küçükken annemin sürekli evimize gelen, dedikodu yapan bir arkadaşı vardı. İçimde ona karşı saygı ve sevgi zamanla kayboldu. Ama yine de büyük olduğu için, “saygı göstermek zorundasın” denildi bana. İşte orada kendi gerçeğimle toplumun doğrusu çarpıştı.
Ben aslında içten içe şunu söylemek istiyordum:
“Bu kişinin söyledikleri kalbimi yoruyor, ben bu kişiyi hayatımda istemiyorum.” Ama o zaman bunu söyleseydim, “saygısız çocuk” olacaktım. İşte o yaşta “Ben ne istiyorum?” diyememek öğrenilmiş bir susturulmuşluk oldu. Bugün çocuklarımıza kulak verirken en çok dikkat ettiğim şey bu: Sorgulamalarını bastırmamak.
Çünkü o bastırılan sorgular, ileride bireyin yön bulmasını zorlaştırıyor. Kendi istemini ifade edemeyen çocuk, büyüdüğünde başkalarının doğrularıyla yön bulmaya çalışıyor.
Ve işte bu yüzden, “Ben ne istiyorum?” sorusu, bir yetişkinin ağzından çıktığında bile ürkek bir fısıltıya dönüşüyor. Çünkü hala içeride bir yerlerde, çocukken susturulan o ses yankılanıyor. Bu sorunun önündeki en büyük engel: Toplumun kalıpları, ailenin dayatmaları ve sessizliğe zorlanmış çocukluklarımızdır.
Yolculuk metaforu kitabınızda sıkça karşımıza çıkıyor. Bu metafor sizin için ne anlam ifade ediyor?
Yolculuk benim için sadece bir yere gitmek değil; insanın kendine doğru attığı her adımın ta kendisidir.
Bu yolculuk, önce insanın kendini tanımasıyla başlar. Kendini tanımadan, duygularını fark etmeden, içsel sesini duymadan biri ne kendine ne de başkasına doğru bir yön çizebilir. Mesela kıskançlık duygusu… Bu duygu hepimizin içinde var. Daha bebekken, annesi başka bir bebeği kucağına aldığında kıskanır çocuk. Bu bir güdüdür. Ama o duyguyu fark etmek ve yönetmeyi öğrenmek, işte o gerçek yolculuğun başlangıcıdır.
“Ben neden kıskandım?”
“O kişide gördüğüm neydi, bana neyin özlemini hatırlattı?”
İnsan bu soruları kendine sormaya başladığında, artık yolda demektir. Bu nedenle yolculuk metaforu benim için bir varoluş biçimi. İçimizdeki karmaşayı anlamlandırmak, kendimize yön çizmek için yola çıkmalıyız. Çünkü “Kendini tanımayan, başkasını da tanıyamaz.” Bu düşünce Sokrates’in “Kendini bil” öğretisine dayanır ve yüzyıllardır insana yön gösteren en temel felsefi ilkelerden biridir. Ve ben inanıyorum ki, duygularımızı fark edip onları dönüştürdüğümüzde, yani kendimizi yönettiğimizde, yolculuğumuz sadece anlamlı değil, aynı zamanda iyileştirici de olur.
Yazmak isteyen ama bir türlü başlayamayan kişilere ne söylemek istersiniz?
Öncelikle şunu söylemek isterim: Yalnızlık, yazının en büyük dostudur.
Kendinle baş başa kaldığında, zihnindeki düşünceler sen fark etmesen de çoktan şekillenmeye başlamıştır. Önemli olan, onları dışa dökmek için bir adım atmaktır.
Bakın, Tesla’nın çalışmalarına…
O, icatlarını önce zihninde tasarlayan bir dehaydı. Zihninde inşa ettiği sistemleri, deneysel olarak test etmeden önce kafasında defalarca çalıştırırdı.
Ben, her okuduğum kitaptan notlar alırım. Hiçbir kitabı okudum bitti diye kaldırmam. Altını çizdiğim satırları tekrar tekrar açar okurum.
Çünkü o cümleler, gün içinde yaşadığım olaylarla yeniden birleşir ve bana yön gösterir.
İnsan zihni böyle çalışır: Hayatla okuduğun birleşir, sonra senin olur. Ve senin olan şey, artık yazılabilir hâle gelmiştir.
O yüzden yazmaya nereden başlamalıyım diye düşünmeyin.
Bir gün yaşadığınız bir olay, size iyi ya da kötü gelen bir duygu… Hemen not alın. Sabah da olabilir, akşam da… Önemli olan, kendi iç sesinize kulak vermek.
Çünkü siz değerlisiniz. Düşünceniz kıymetli.
Bir varlık olarak bu dünyaya geldiniz ve bu dünyada bir amacınız var. O amacı bulmak ve ona hizmet etmek için elinizde sonsuz bir potansiyel var.
Bence toplum olarak en büyük problemimiz şu: Çok hayal kuruyoruz ama harekete geçmekte gecikiyoruz.
Oysa artık kimse geç kalmasın. Ne istiyorsan, kalbin ne söylüyorsa, zihnin neyin peşindeyse, al kalemi eline… ve yaz.
Çünkü yazmak, insanın kendiyle kurduğu en dürüst ilişkidir.
Bu sizin ilk kitabınız. Devamı gelecek mi? Yeni projelerinizde hangi temaları işlemeyi düşünüyorsunuz?
Evet, bu benim ilk kitabım ve kişisel gelişim temelli bir yaklaşımla kaleme aldım. Ancak bu yalnızca bir başlangıçtı. Şu anda ikinci kitabım üzerine çalışıyorum.
Bu kez odağımda Stoacı felsefe var. Özellikle Marcus Aurelius, düşünce dünyamda çok derin bir yer edinmiş durumda. Onun dinginliği, içsel disiplin anlayışı ve insan doğasına dair gözlemleri, yazımın temel taşlarını oluşturuyor.
Aynı zamanda sosyal medya hesabım “Varlığın Ötesinde” üzerinden de bu felsefi yaklaşımı günlük hayatla buluşturmaya çalışıyorum. Stoacılığın yalnızca akademik değil, gündelik hayatta da uygulanabilir olduğunu göstermek istiyorum.
Bu doğrultuda “Stoik Felsefenin 50 Temel Öğretisi” başlıklı bir içerik dizisi hazırlıyorum ve bu çalışmam kitapla da bütünleşecek.
Yeni kitabımın şu an 25. sayfasındayım ve şimdiden oldukça derinleştiğini söyleyebilirim. Amacım, okuyucuyu yalnızca düşündürmek değil; aynı zamanda onun içsel pusulasını güçlendirecek bir bakış açısı kazandırmak.
Yazarken sizi etkileyen yazarlar, düşünürler ya da filozoflar oldu mu?
Elbette, hem de fazlasıyla. Yazarken sanki yalnız değilmişim gibi hissettim. Bazı günler sadece kendime zaman ayırıp, Sokrates’ten Marcus Aurelius’a, Epiktetos’tan Seneca’ya, Cicero’dan Einstein’a, Osho’dan Tesla’ya kadar birçok büyük düşünürle zihnimde sohbet ettiğimi fark ettim. Bu içsel konuşmalar bana sadece bilgi değil, yön de verdi.
Ama beni en derinden etkileyen düşünür kesinlikle Nietzsche oldu.
Onun felsefesinde, özellikle yazgıyı kabul etme düşüncesiyle başlayan ama bununla yetinmeyip insanın iradesiyle kendi gerçeğini yaratma gücüne kadar uzanan bir derinlik var.
Nietzsche, sadece sorgulamayı değil; yaşamın baskıcı kabullerine karşı dirençli olmayı da öğretiyor.
Marcus Aurelius’un içsel huzuruna hayranım ama yaşadığımız çağda, özellikle 2025’in gerçeklerinde, Nietzsche’nin zihinsel isyanı ve iradeye dayalı öğretisi çok daha yerini buluyor.
Felsefe benim için sadece okumak değil, yaşamakla ilgili.
Gerçekten sorgulayan zihinlerle bir arada olmak, kendi düşüncelerimi daha da olgunlaştırıyor.
Her biri içimde bir yankı bıraktı. Ve bu yankılar, yazarken sayfalara dönüştü.
Alanya’da yaşamak, doğayla iç içe olmak yazma sürecinizi nasıl etkiledi?
Alanya, hem doğasıyla hem tarihi atmosferiyle insanı içine çeken, etkileyici bir şehir. Turizm açısından hareketli, ama aynı zamanda kendi içinde sessizlik barındıran bir yer. Burada yaşamak bazı yönleriyle çok kolay; herkes birbirini tanır. Bu tanışıklık bazen bir avantajdır: Çocukların sosyal uyumu, toplulukla etkileşim gibi konularda kolaylık sağlar. Ama bazen de insan sadece sessizce doğada oturmak, bir köşeye çekilip kimseyle karşılaşmadan düşünmek ister. İşte o zaman bu tanışıklık kalabalık bir yalnızlığa dönüşebilir.
Yıllardır kitap okuyorum ve insan ilişkilerini anlamaya çalışıyorum. Yaşadığım pek çok olayda, bir arkadaşımın davranışını sorgularken “Ben olsam aynı şeyi yapar mıydım?” diye düşündüğüm çok an oldu. Bu soruların bazı cevaplarını kitaplarda buldum. Özellikle Sokrates’in savunmasını Platon’un satırlarında okuduğumda fark ettim ki, insan bakışı yüzyıllardır çok da değişmemiş.
Alanya’da yaşarken bir dönem gerçekten kapanmaya, içime çekilmeye ihtiyaç duydum. Yazım sürecinde en çok katkıyı da bu dönemden aldım. Geçirdiğim bir ameliyat süreci, beni bir süre fiziksel olarak evde kalmaya zorladı. Ama ruhsal olarak da bir tür inzivaya girdim.
Nietzsche’nin o bahsettiği mağara benzetmesi vardır ya… İşte ben de o mağaraya çekildim. Sessizlikle, düşüncelerimle, kitaplarla baş başa kaldım. Ve orada, sadece bir şeyleri yazmadım; aynı zamanda kendimi yeniden şekillendirdim.
Yazmak isteyen biri için bu tür bir kapanma süreci çok kıymetli. Çünkü yazı, çoğu zaman dış dünyadan değil, kendini derinlemesine dinlediğin iç dünyadan çıkar.
Son olarak… Bu kitabı bitiren bir okuyucuya tek cümleyle ne söylemek istersiniz?
Eğer bu satırlardan herhangi biri seni biraz düşünmeye, biraz sorgulamaya ittiyse… artık eski sen değilsin. Hoş geldin. Yol senin, yön senin.























