Uzunca bir program yaptık eşimle, tam yirmi gün, İç Anadolu’dan başlayarak Doğu Anadolu’ya oradan Akdeniz boyunca binlerce yıldır, her ırktan her dinden insana yurt olmuş bu topraklarda Anadolu Mühürleri’nin izlerini sürecek, fotoğraflarını çekip notlar alarak, Anadolu’nun eşsiz kültürünün bir kez daha tanığı olacaktık.
Güneşe tapan Anadolu halklarıydık, ateşe tapanlar yine bizlerdik, Sn. Paul’un peşi sıra İsa’yı peygamber, hattâ Tanrı’nın oğlu bilip paganların zulümlerine uğrayan da Anadolu halklarıydı, bereketinden esinlenip, gazabından korkarak yarattığımız düzinelerce Tanrının inananı da bizlerdik.
İslâm inancıyla şereflendik derken, mezheplere bölünüp birbirlerinin boğazını kesen de bizlerdik.
Dionysos’un elinden şarap, Bereket Tanrıçası Kibele’nin memelerinden süt içenler bu güzel toprakların, Anadolu’nun halklarıydı.
Adımların zor ulaşacağı yalçın dağlardaki mermer sütunlar bizimdi, bozkırların ortasına İpek Yolu seyyahlarının konaklaması için yapılan kervansaraylar da bizimdi.
Bu topraklara dair konuşabilmek için o eşsiz kültür kaynağına dudaklarımızı değdirmemiz gerektiğini, sevmenin çokça kahırdan geçtiğini iyi biliyorduk.
Beyşehir’in sakladığı mütevâzi güzellikleri anlatmayı bir başka yazıya bırakıp, bir sonraki durağımız Konya’nın Sille Köyü’ne yola çıkıyor, bir zamanların üzüm bağları ile ünlü Meram’ın çoraklığına kahrolup kırk kilometre sonra Sille Köyü’ne varıyoruz.
Ak Hamam’ın önünden geçiyoruz. Ağa Zâdeler Hamamı olarak da bilinen yapının inşa tarihi 1309 yılı. Bol ışıklı kubbeleri ile yükseltilen zemin üzerinde biraz cüce kalsa da sürekli restorasyonlar ile Sille Köyü’nün bugün yaşanan kaosuna ulaşmayı başarmış. Günümüzde, Selçuklu Belediyesi’nin Sanat Galerisi ve Sille Halk Kültürü Merkezi olarak kullanılıyor.
Sille M.Ö 8-7. yüzyıllarda Frigyalı’lar zamanında kurulmuş. Hristiyanlığın ilk yıllarında havarilerden Aziz Paul ve arkadaşları Konya’ya gelmiş. Dinlerini yaymaya çalışırlarken baskılar sonucu Sille civarındaki dağlara çekilmişler. Erken Hristiyanlık döneminin ilk merkezlerinden biri hâline gelen yerleşim, İstanbul-Kudüs arasında önemli konaklama yerlerinden biri olmuş.
Sille, aslen Türk olan Karamanlı Hristiyan Ortodoksların mübadele öncesi yüzyıllarca yaşadığı yerleşim. Tarihte Silleli Rumların kullandıkları dil Grek alfabesiyle yazılan Türkçedir ve buna Karamanlıca denmekte ve çözümlemesi oldukça zor ibareler ihtiva etmektedir. Sille’deki kitabeler Grek harfleri yazılmış Türkçe metinlerdir.
Bugün Silledeki kitabeler Rumca sanılıyorsa da tamamen Türkçedir. Ancak Kur’an alfabesiyle değil Rum alfabesiyle yazıldığından uzmanları haricinde okuyanı yoktur. Bu bakımdan Sille Osmanlı döneminde özerk bir bölge statüsündedir zira Arap alfabesini kabule zorlanmayarak Türkçeyi Rum alfabesiyle kullanmalarına izin verilmiş.
Aya Eleni Kilisesi’nin yanı başında Sille’ye hâkim bir masada kahve içerek yukarıdaki Zaman Müzesi’ne uzanan Osmanlı Mezarlığını seyrediyoruz. Zaman kavramı ruhlarımızda tuhaf bir huzursuzluk yaratıyor. Sonra, Zaman Müzesi’ne (Sille Şapeli ) doğru dik patikayı tırmanmaya başlıyoruz. Az sonra, solumda uzanan taş duvarın üzerinden Osmanlı Mezarlığının içine dalıyor ve kadîm mezar taşlarını incelemeye başlıyorum.
Mezar taşlarının arasındayım, ilerideki tepede zamanın insafsızlığını ve ölümü hatırlatan Zaman Müzesi yükseliyor.
Mezarlık ile Zaman Tüneli’nin arasında bulunduğumu fark edince ürperiyorum, aklıma Yahya Kemâl’in mısraları geliyor.
“ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler / Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden…”
Selçuklu Belediye’sinin harap haldeki şapeli onarıp, ülkemizdeki tek Zaman Müzesi olarak halka açması gerçekten takdir edilecek bir davranış. Pek çok saat müzesi gezdim ülkemizde ve dünyada, ama burasının atmosferi büyüledi beni. Önümdeki muhteşem usturlaba bakarken gözlerim aşağıda uzanan Osmanlı mezar taşlarına kayıyor ikide bire.
İçimde tarifi mümkün olmayan bir huzursuzluk ( belki de ölüm korkusu ) ayrılıyor Zaman Müzesi’nden ve bu kez daha yukarılarda olduğu söylenen Şeytan Köprüsü’ne tırmanmaya başlıyorum.






















