YEREL KÜLTÜRLER YAZ ÖĞLESİ’NDE BİR DENEME
Ana Alcaide’nin lirik sesinden Hixa Mia’yı dinliyorum. Neredeyse yarım aşıra yaklaşan ömrünün büyük kısmını World Music ve eski gelenekler ve kültürler üzerine çalışmalarla geçirmiş güzel bir İspanyol dilberi.
Küçük yaşlarda ustası olduğu klâsik kemanını, söz konusu Dünya Müziği olunca, bir kenara bırakıp, geleneksel enstrümanlara yönelmeyi yeğlemiş.
Geçen yıllarda Reis-i Cumhurumuz, yirmi yıllık iktidarlarında kültürel ve sosyal alanda iktidar olamadıklarının sıkıntısını paylaşmıştı.
Anlaşılan aradan geçen zamanda hayli yol almış olmalılar ki; Saray’ın İletişim Daire Başkanı, yerli ve millî kültürü oluşturmada epey yolun alındığını söyledi geçenlerde.
Kastedilen hangi yoldur bilemem ama, Osmanlı İmparatorluğu geleneğinden akıp gelen zengin bir edebiyat, kültür ve sanat birikimimiz var, ama; bunu siyasî saiklerle kendi dünya görüşlerine ithâl etmek isteyenlere yedirmemekte kararlı bir aydınlar zümresi de hâlâ var bu güzelim ülkede.
Tehlikeler o kadar çok ki; geleneksel değerlerimizi siyaset bezirgânlarına kaptırmayalım derken, diğer taraftan Küresel Sermaye’nin oluşturmaya çalıştığı çok daha büyük bir tehdidin giderek yaklaştığını duyumsuyoruz.
Küreselleşme ile birlikte en çok tartışılan konulardan biri, dünyanın küçük bir köye dönüşerek bireylerin tek tipleşmeye başlaması. Yani evrensel bir kültürün dayatılmadı.
Küreselleşme ile tartışılan konulardan bir diğeri ise küreselleşme ile birlikte yerelleşme hareketlerinin artmasıyla meydana gelen yerel kültür farkındalığının ortaya çıkmasıdır.
İşte bu yerelleşme; İran’dan Jamaica’ya, Şili’den Tanzanya’ya tüm dünya halklarının kültürleri ile birlikte müziklerinde de kollektif bir yerel müzik farkındalığı oluşturuyor.
Halkların, ülkelerin yüzlerce yıldan bu yana müzik kültürleri ele alınıyor, yerel enstrümanlar tekrar hayata geçirilerek Küreselleşmenin dayattığı ortak kültür yerine birbirine saygılı ama bağlı olmayan bir müzik kültürü gelişiyor.
Nâzım Hikmet, “ Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup “ adlı şiirinde bu kollektif saygıyı ne güzel anlatır;
“Paraguay halk türkülerini çaldı radyo.
Bunlar dikenli bir yaprağın üzerine aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış.
Acı da umutlu da…
Bayıldım Paraguay türkülerine.”
Neyse, Ana Alcaide yine duygu ve düşünce kasırgalarına sürükledi beni. Sık sık kullandığım bir aforizma vardır dostlarım hatırlar; “ Tüm insanların kanı kırmızı, gözyaşları tuzludur. “
Dünya Halkları’nın acısı, umudu, sevinci hep sanatla ifade ediliyor. Din ve ırk olgularının ayrıştırması bir yana, hamâset ve husûmet politikaları yok edilebilse herkesin duyguları aynı tınılarla dile gelecek buna eminim.
Halkların duyguları ve kültürleri denince iki yıl önce Stockholm’de fotoğrafın Kâbesi sayılan Fotografiska’da doyasıya izlediğim Jim Nelson’un fotoğrafları geldi aklıma.
Dünya ne kadar zengin, ne kadar çeşitli, ne farklı kültürleri barındırıyor.
Jim Nelson, (Onlar Yok Olmadan Önce) isimli sergisinde, 2010-2013 yılları arasında dünyayı gezerek, hâlâ varlığını sürdüren olağanüstü yerel kültürleri yerinde fotoğrafladı.
Bu projeyle, kültür farklılıklarının büyüleyiciliğine farkındalık yaratmayı amaçlayan sanatçı; izleyicilerine, bu dünyada başka insanların da yaşadığını çarpıcı bir şekilde hatırlatıyordu.
Daha uzatmadan keseyim; halkların yerel kültürlerine, bu farkındalığı fotoğraflarına aktaran Jim Nelson’a, beni bu denemeyi yazmaya sürükleyen Ana Alcaide’ye selâm olsun, şükranlar olsun…



















