TUTARLI OLMANIN ÖNCELİĞİ
Hani yeri geldiğinde tepki olarak ağzımızdan çıkıveren bir sözümüz vardır; “Elin ağzı torba değil ki büzesin.” Bir başka tepkisellik içeren sözümüz de şöyledir; “Ağzı olan konuşuyor.”
Değindiğim sözler, bir ortamda edilmişse, bilin ki dinleyen, işiten kişilerde belirgin bir tepki oluşmuştur; işin ucu hoşnutsuzluğa çıkıp varmıştır.
Bizim o bir araya geldiğimiz söyleşi birlikteliklerimizde de kimler nice sözler etmiyorlar ki? Bazılarını sözlerin edildiği hemen o dakikada yanıtlamaya kalkışsak bile, yine hızını alamayanlarımız ille de oluyor.
Bir arkadaşımız bayağıdır açılımını yaptığı bir boyuta değiniyor; ilgili kimselere bozum olmuş, içindeki hoşnutsuzluğunun nedenini bize de açıkedip bir “Piç Kitap”tan, söz ediyor.
Olay şöyle yaşanmış: Yazdığı inceleme, araştırma, belgesel türü kitap sayısı yirmilere ulaşmış bir tanıdık eğitimcimcimiz var. Kendileri, hedef olarak gösterilmiş, geniş kapsamlı, yeni bir çalışma alanında, tüm emeğini ortaya koyarak sonuca gitmişler. İşe koyulmasında ona rehberlik eden elbet birileri de var. O kişi, bir dernek başkanıdır.
Kitap geniş kapsamlı tutulmuş, basım masraflarını da zamanın milletvekillerinden biri üstlenmiş olsa gerektir. Kitap basılıp ortaya çıktığında, onca emek vermiş kişiye, taşıya bileceği kadar kitap bırakılıp gidilmiştir.
İşte o aşamada, onca emek vermiş kişi, çalışmasına gözattığında bir de ne görsün! Emek verenlerin, öncülük edenlerin o üç kişisi arasında kendi adı en sondadır. Çok bozum olur. İçerikte ise, kendisinin açılımda bulunduğu sayfalar kısılmış, kitap kapağında hazırlayan ekip olarak en başa yazılmış kişi için sayfa sayıları hesapta olmayan biçimde artırılmıştır. Büyük emek ve çaba ortaya koymuş kişi daha da bozum olmuştur. Karşılıklı olarak bir araya gelindiğinde de o çalışmasını, “Bu kitap piç olmuştur.” diyerek fırlatır, atar. İmza günlerine da katılmamayı yeğler.
O tavrı sergileyen kişiyi epeydir tanırım. Komşu, yeni ilçede birlikte hareket ettiğimiz günlerimiz de olmuştu. Yemeli, içmeli bir toplantıda kendileri konuşma yapacakken bir kitabımı eline verip tanıtımını yapmasını da istemiştim. Orada küçük bir gazete de çıkartıyoruz. Etkiniz hani! Konuşması bitip gitmişti ama benim o kitabımla ilgili ne demiş, ne dememişti inanın bilemeyeceğim. Sanki hiç söz etmemişti.
Söz konusu kişi, şimdilerde o “Piç Kitabı” için yoklama çekme peşindedirler. Kitaplar bir depoya terk edilmişlerdir. Asıl ilgili kişi aramızdan ayrılmışlardır(!). Kitap basım aşamasında aralarındaki söze göre, basım sayısının ¼’ünü emek veren kişi alacaktır. Sözleşme, kayıt kürek de yoktur. İlgilenecek kişi de geride kalan aileden bir kızdır.
Şu boyutu dile getirelim: siz yirmiyi bulan sayıda kitap ortaya koyun. Ki o her basım bir sözleşme gerektirir, sizin kötücül nitelediğiniz o kitapla ilgili neden bir sözleşmeniz yoktur?
Bizim o söyleşi ortamlarımızda ellerinin altında birer Sözcü ya da Korkusuz gazetesi bulunan kişilerimiz, –sözde bu söyleşilermize katılanlarımızın hemen hepsi emekli ve maaşlı kişiler oldukları için Birgün gibi emeğin yanında duran gazeteyi alıp okusalar yine yüreğim yanmayacak– merkezi yürütme ve yasamadan hoşnutsuzluklarını, edindikleri bilgilerle, ardı arkası gelmezcesine sayıp dökerler. Oysa biz de aynı kanıdayız. İyi de üzerinde ortak paydada birleşilip durulan o konuyu daha da öteye beriye çekiştirip durmak niye?
İş, taşın altına eli koymaya gelip dayanmıyor mu? İşte o aşamada hiç tık yok. Havanda su dövmenin yararı ne?
Geliver, gidiver, bir önermedir, anılıyor! İçeriği nedir, derseniz, açayım. Dışarıdan bir grup çıkıp gelecekler, konuklarımız olacaklar. İyi hoş. Hepsi de okumuş, yazmış kişiler. Eeee… Onları gezdirelim, hoş tutalım, sonra da bir gün de olsa yedirelim içirelim(!). Bunun ucu temsi giderlerimize varacak! Niye öyle belirtiyorum? Çünkü o istenen yedirme içirme yerel yönetimce üstlenilmesi gerekiyor ya. O konuk olacak grup bizler için yaptıkları ettikleri, ya da yapıp edecekleri, o masrafa, o saygıya değer mi? İşte orasını muğlak. Söyleşilerimizde o boyuta ilişkin bir açılım duyamadım.
Siz duymak, bilmek isteyin yeterki, daha ne tutarlı(!) hareketlerimiz var, bir bilseniz.
Tanıdıklarımızdan biri de söyleşisinde, pazarda bir ürünün 17 lira olarak pahalı oluşundan yakınıryor. İlerleyen süreçteki sözlerinde de, kendilerinin, sıfır araç alacaklarını dillendiriyor; artık o ne menem yaman bir çelişki ise, geliniz, siz kafa yorunuz(!).
Haydi bir de kendime özeleştiride bulunayım. Birinde İstanbul gibi bize göre daha ılıman ve serin olan yerden buraya çıkıp gelerek aracını güneşte bırakmış bir tanıdığımın hareketine öykünüvereyim. Kişi o bütün yaz sıcağında kalmış aracını yıkamaya kalkışmış. Yıkamış da. Ya sonra, derseniz, diyeyim. Aracın ön camı her bir yerinden çatlamış. Soğuk çeşme suyunu gören ısınmış cam tepkime vermiş.
Ben de memleketteyim. Aracı su erişimşne yakın diye yıkamaya kalktım. Aklımda da o tanıdığımın başaına gelen de vardı. Önce sıra dışı bir şey olmamış gibiydi. Sonra bir baktım benim ön camın köşesinde dikine, bir karış kadar bir çatlama oluşmuş. Artık ne kadar hayıflansam boş. O duyup işttiğim deneyime karşın yine de aynı harekete kalkışmak hangi akla hizmet etmiş olabilirdi; elbet ben de, kendime bozuldum.
Hani tutarlılık demiştim ya, sözü oraya bağlıyacağım işte.
Herkese iyi haftalar…
___________
NOT: İngiliz yazar Geoge Orwell’in “Hayvan Çiftliği” ve “1984” romanlarını bana armağan edip buluşmamı sağlayan Metin Denizmen arkadaşıma çok sağ olasın diyorum.





















