İnsan, dört mevsimi içinde barındıran beşinci bir mevsimdir aslında. Merhameti, sevgisi, hayalleri ile baharı; gülümsemeleri, mutluluğu, dostlukları ile yazı; ayrılıkları, hüzünleri, vedaları ile sonbaharı; öfkesi, nefreti, kavgaları ile kışı yaşayan beşinci bir mevsim… Gerçi eskiden kışın bile öfke ya da keder olarak içimizden dışımıza bizi esir alan ne varsa, yağmurla akıp giderdi. Yine bahara dönerdi bir damla suyla insanın yüreği. İnsanın içini kasıp kavuran kavgaları fırtına olmaktan çıkardı ve buğday tarlalarında gezen usul bir rüzgar oluverirdi. Her daim bir çiçek filizlenir, bir cemre düşer ve yine kışlar bahardı insanın yüreğinde.
Şimdiyse hayat bir topaç misali hızla tersine dönüyor. Havalar ısınıyor, mevsimler bahara dönüyor ancak insanların yürekleri zemheriyi andıran kışta kalıyor. Karın; gökyüzünü alaşağı edilmiş bir pamuk tarlasına çevirdiği, kuşların başka diyarlara dönmemek üzere göç ettiği, eşyaların bir salgın hastalığa dönüştüğü, herkesin kendini çepeçevre sardığı dört duvara mahkum olduğu, fotokopiyle çoğaltılmış gibi birbirine benzeyen kaygıların ele geçirdiği bir dünyaya uyanıyoruz her geçen gün. Ve tüm bu olup biten insanın yüreğinde başlıyor.
Farkında mısınız bilmem ama kimse kendi acısını bile duymuyor artık. Kimse başkası için üzülmüyor, kederlenmiyor, mutlu olmuyor. Birbirine ihtiyacı olanlar susup derin bir sessizlikte yardım arıyor. Kalabalıklar, yalnızlardan oluşan topluluklar halini almaya başlarken küçücük çocuklar bile yalnızlığın tanımını yapıyor. Gençler; yaşlı bedenlere bürünmüş ölüler gibi renksiz, karamsar, güvensiz artık. Çocuklar; sokağın tozunu yutamadan büyüyerek koca koca gökdelenlerin içinde sanal bir dünyaya hapis olup cesaretini ve özgürlüğünü kaybetti. Yaşlılar ise eskiye duyduğu özlemi gözlerindeki buğuya bırakıp bu dünyaya ne yazık ki uyum sağlamaya başladı.
Zaman insanları değiştirdiği gibi sokakları, binaları, evleri de değiştirdi. Odalar büyüdü ama insanlar yine de sığamaz oldu. Otobüsler, arabalar, uçaklar, trenler arttı ancak mesafeler hiç azalmadı. Aksine bu mesafelere daha da çok ihtiyaç duyduk. Bahçelerimiz, parklarımız beton yığınlarının altında köstebeklere yuva oldu. Soluduğumuz hava bile değişti. Özgürlüklerimiz kısıtlandı, korkularımız arttı, umudumuz azaldı. Her geçen gün insanlığımızdan bir parça koptu. Her geçen gün bu bozuk düzene daha da çok ayak uydurduk. İnsanlığımız gibi geleneklerimizi de paslı bir kutuya koyarak kilit vurduk. Yaşadığımız her gün bir öncekinden daha da kötüye gidiyor. Herkes kendi dünyasında geçmişi, eskileri, benliğini özlüyor. Ve bu özlem giderek büyüyen bir çığ gibi üzerimize geliyor.
Hepimiz o eski dünyanın, insanların, yüreklerimizin daha güzel olduğunu bildiğimiz halde o zamanlara dönmek için neden çaba harcamıyoruz? Neden yüreğimize baharı getiremiyoruz? Neden sevmeye, güvenmeye, el uzatmaya korkuyoruz? Vicdanımız neden artık sesini çıkarmıyor? Neden iyi ve güzel kalamıyoruz? Ve neden bu düzene dur diyemiyoruz?
İnsanlık; ördüğümüz duvarlar, ömrümüzü değersiz bir nesneye dönüştüren eşyalar, kilitli sandıklar değil. Kendinize alınıp satılmaz bir armağan verin, gidin insanları sevin, düşene el uzatın, birilerinin derdine şifa olun. Zaman bizi acımasız bir değişime sürüklerken bizler insanlığımızdan hiçbir şey kaybetmeyelim. Değişen mevsimler olsun ama yüreğimizdeki kışlar bahara kavuşsun. Ve biz hep bahar kalalım.






















