MESCİT GENELGESİ
İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü, okullara mescit açılması için genelge göndermiş. Genelgede; kız ve erkek öğrenci mescitlerinin ayrı mekanlarda açılması, zeminin ahşap olması, halı ile kaplanması ve ısıtmalı olması istenmiş.
Yanlış…
Mescit işi yanlış.
Okulda mescit olmaz.
Okulda cami de olmaz.
Bu memlekette yeterince cami var.
Bu kadar cami varken, bir de oraya buraya mescit açmak doğru değil.
Okula ise, asla açılmamalı..!
Çok cami yapmak, olup olmadık yere mescit açmak ibadet edenin sayısını arttırmaz. İbadeti güzelleştirmez.
Tam tersine işin sadeliğini, samimiliğini, kutsiyetini giderir. İşi; deyim yerindeyse “gösteri” haline getirebilir.
İbadet sessizlik ister. Biraz gizlilik ister. Kişinin kendisiyle baş başa kalabileceği, kendisini dinleyebileceği bir ortam ister.
Din ve ibadet “kişiye özeldir”
Dini kamulaştırırsanız hele hele siyasallaştırırsanız, işin içinden çıkamazsınız.
Müminlerimizi ve dinimizi, kendi haline bırakmalıyız.
İbadetin amacı, kişinin “gönül dinginliğine” kavuşmasıdır.
Üstelik; her yere açtığın mescitte temizlik sorunu çıkar.
Sağlık sorunu çıkar.
Hatta; güvenlik sorunu çıkar.
Dahası; henüz akli olgunluğa ulaşmamış genç beyinler üzerinde baskı unsuru oluşturabilir.
*
Camiler her saat açık değil mi?
Açık…
Namaz kılmak isteyene engel var mı?
Yok…
O zaman okula veya bir kamu kurumuna niçin mescit açılır?
Ve ve ve… Ve; herkesin kısa sürede ulaşabileceği mesafelerde cami varken…
*
Okul; bilim yuvasıdır. Düşünme, sorgulama, öğrenme yeridir. Öyle olmalıdır…
İbadetin yeri ise camidir. Kutsiyeti camide yaşanır. Bu ikisini harmanladığın zaman her ikisini de zarar verirsin.
*
Osmanlıda bu yanlış yaşanmıştır. Bu nedenle evrensel kültüre bir sanatçı, bir romancı, bir yazar çizer, araştırmacı, bir müzisyen hediye edememişiz. Uluslar arası bir matematikçimiz yok. Bir fizikçimiz, bir kimyacımız yok. Bir biyologumuz yok. Bir felsefecimiz, bir filozofumuz olmamış. Kendi tarihimizi yazamamışız.
Ama şu kısacık “Cumhuriyet” döneminde, 6 yüz yılda yapamadığımız ne var ise hepsini yapmayı başardık.
Bu dünyayı anlaşılır kılabilmemiz için “Bilgi” üretmemiz kaçınılmaz…
Anadolu halkı, Osmanlı’ yı nasıl tanımlamış bakar mısınız?
“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok,
Yemede içmede ortak Osmanlı”
*
Büyük Tarihçimiz Halil İnalcık bakınız ne diyor: “ Osmanlı ilmi çalışmalarının amacı, Tanrı kelamını doğru anlamak olan dinî bilgiyi tek gerçek ilim olarak gören geleneksel İslami anlayışla sınırlıydı”
*
Okullardaki en önemli derslerden biri Felsefe dersidir. Ama biz bu derse tahammül edemedik ve kaldırdık. Okuyup düşünemediğimiz için de “Türkçe” ile “Felsefe” yapılamaz diyoruz doğal olarak.
Türkçe ile, felsefe dahil her şey yapılabilir.
Yeter ki,Türkçe’ ye sahip çıkalım…
*
Bizim rahmetli peder, namazında niyazında bir adamdı. Çiftçilik yapardı. Çalışkandı. Üretkendi… Hacca da gidip gelmişti. Ama; medyaya haber vermeden…
Namaz vaktinde camiye uzak bir yerde ise, hemen temiz, sakin ve kuytu bir ortamda namazını kılar, işine devam ederdi.
Şatafatı sevmezdi.
İbadetini sade ve samimi bir şekilde yapardı.
*
Bir anekdotla; gazetemiz “ Fethiye Gazetesi” çalışanlarının ve sevgili okurlarımızın Yeni Yılını kutlayıp 2014 yılına güle güle diyelim.
Nasır zamanında Mısır’dan:
Adam; yolda bir tanıdığına rastlar. Tanıdığın burnu bandajlıdır.
– Geçmiş olsun. Trafik kazası mı?
– Hayır.
– Burun estetiği o zaman.
– Hayır. Dişimi çektirdim.
– Burnundan mı çektiler?
– Evet. Buralarda artık ağız açtırmıyorlar insana.






















