Yerel Genel Seçim sürecimizi, İstanbul ayağında yaşanan bin bir türlü ayak oyunları sonrası, ortalığı kırıp dökmeden, olması gereken en olgun tavrımızla; alnımızın akıyla diyebileceğimiz bir nitelemeyle sonuçlandırdık. Öyle ki, dost da, düşman da sanırım parmak ısırmıştır(!).
Seçimin başat etkeni konumunda olan İstanbul seçimleri öncesi gerçekleştirilmiş diğer bütün önemli Büyükkent Belediye Başkanlıkları da yeterince büyük bir değişim-dönüşüm izlenimi vermiş olsa da, İstanbul seçimleri o büyük değişimi özgül ağırlıyla hiç olmadığı kadar taçlandırmışdırmıştır.
Alınan o muhteşem sonuç, halen görevde olan yılların yönetimine deyim yerindeyse uyku tünek hakkı bile tanımamıştır.
Artık her ne kadar bundan böyle işimize gücümüze bakacak olsak da, kaybedenler niye kaybettiğini, kazananlar da elde edilen başarının sanal olup olamadığını bir zaman sorgulamadan edemeyeceklerdir.
Yaşanan o süreç ise bugünlerde olduğu gibi ileriki haftalarda da, yazılı-görsel-canlı yayınların başat konusu olmayı sürdürecektir.
İşin en can alıcı olgusu ise ; On yedi yıldır, seçim kaybetmeyen yönetimin, artık o niteliğinin de yerle bir oluşudur.
Türlü seçim canbazlıkları artık herkesce bilinmekte. O konuda daha yaratıcı olunabilecek alan da kalmamıştır.
Siz, şimdi seyreleyin, kimlerin, nasıl, davaya hizmet ettiklerini ve karşılığında neleri götürdüğünü…
O mesire yerlerine, yol boylarına mescit yapma yarışı nasıl da başını alıp gitmişti. Hele o İstanbul’un en bilinen Çamlıca tepesine inadına yapılan dev cami de neyin nesiydi ki?Onların pek çoğu göstermelikti zaten. Bizler de(!) yutmamıştık.
Görkemli İftar çadırları ise ta işin başından beri uygulamanın vazgeçilmezlerinden olup çıkmıştı. Açık alan çalışması gibi niteliğe bürünmüştü. O boyut da giderek işlevsel olmaktan çıkmıştı.
İmam Hatip Lisesi diye tutturmuşlardı. Gidin, bakın bakalım, hangi İmam Hatip Lisesi tıka basa öğrenci ile dolu?
Onlardan önceki yönetim dönemlerinde yapılan Askeri Şuralarda azımsanmayacak sayıda rütbeli askerin orduyla ilişiği kesilirdi. Ordu, bunu kendi yapısı içinde kaçınılmaz görürdü. Çünkü, emir-komuta zinciri içinde pürüz istemezdi. İlişiği kesilenlerin ise ne yanda hareket ettikleri(!) kanıtlarıyla açık ediliyordu. Şimdiki yönetim ise o gidişata karşıtlık şerhi koymayı yeğledi.
Peki, şimdilerde orduyla ilişiği kesilenler aynı kefeye girmiyor mu?
Yerel Genel Seçimler sonucu gelinen aşamada yazımın başlığında da değindiğim gibi ülkemiz gidişatında artık “Gün de döndü, devran da, devir de…”
Bundan böyle her makamda, mevkide, kasım kasım kasılan o eski yöneticileri göremeyeceksiniz. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Keyfiliğin, tümden ortadan kalktığına hep birlikte tanık olacağız. Hak arayışlarının boş bir çaba olmadığı açık seçik anlaşılacaktır.
Görevini yapmakta ayak sürüyenlere, işi ağırdan alanlara, onca yakınmayı duymazdan gelip işleme koymayanlara öyle bir canlılık, öyle bir işgüzarlık gelecektir ki, sizler bile o tablo karşısında şaşıracaksınız.
Bu saydam yönetim dedikleri boyut da az buz işlevsel olmayacak hani; karşı duruş sergileyen kesimlerin ipliğini daha o dakka pazara çıkaracaktır.
Bütün o yapılan devrimlerde, özellikle de Rusya’daki ünlü “Ekim Devrimi‘nden sonraki süreçte, yeni yönetime gelenler, eski yönetimin yaptığı tüm gizli antlaşmaları açıklama yoluna gitmişlerdir ki, o antlaşmalar içinde emekçiler için tek bir yararlı madde zaten yoktur. Öyle olmakla birlikte sürekli kaybeden kesimin emekçi halk yığınları olduğu çok açıktır.
İşte o yönde, bizde de benzer örnekleri suyu yüzüne çıkacak, gözler önüne serilecektir.
Önümüzde, seçimsiz dört yıl var, söylemi de bugün için geçerlidir. Yarınların ne şekil alacağını hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Geçmişte şimdiki yönetimin çok etkili, saygın kişileri konumunda olan önde gelenleri gidişata yön verebilmek için yola çıkmış görünüyorlar. Diyorum ya gidişatın seyri değişti.
Gelecek haftalar, aylar, ülkemizde yaşanacak değişim-dönüşüm konusunda bizi büyük bir beklentiye sokmuş bulunuyor. Umarız ve dileriz ki, o beklentilerimiz boş çıkmaz.
İyi haftalar…





















