BÜYÜK FOTOĞRAF/ MEHMET UÇAR (mehmetucarcem@hotmail.com)
ÖZELEŞTİRİ TOPLUMU OLABİLMEK
Farz edin, geçiminizi çiftçilikle iştigal ederek temin ediyorsunuz. Her sonbahar yağmurlardan sonra bin bir umutla toprağı sürmek ve tohumunuzu ekmek için tarlanıza koşuyorsunuz. Bir sabah heyecanla evinizin biraz uzağındaki tarlanıza kavuştuğunuzda bakıyorsunuz toprağınız daha evvelden sürülmüş ve bu sefer işim daha kolay olacak diye içinizi bir sevinçtir kaplıyor. Keşke diyorsunuz her zaman böyle olsa da traktörümün mazotu daha geç bitse. Tabii aşağı inip acaba bunu kim yaptı, benden önce gelen ne tohumu ekti, amacı neydi gibi sorulardan çok uzaktasınız. Pulluk kullanmadan direkt çapaya buğdayınızı ekiyor ve bu defa işinizin daha erken bitmesine sevinerek yuvanızın yolunu tutuyorsunuz. İçiniz içinize sığmıyor ve yavuklunuza olanı biteni masal bütünlüğü içinde anlatıyorsunuz. Eşiniz, hay Allah razı olsun, kesin komşu Ahmet Dayı yapmıştır nadasta kaldığını görünce diyor. Toprağın gen kalmasını sevmez Ahmet Dayı diye de ilave ediyor. Üstelik doğrudan yüzüne teşekkür edilmesini hazzetmediğinden yanına gitmek yerine kıldığınız ikindi namazına müteakip uzun bir dua ediyorsunuz komşunuzun tüm ceddine ve nesline. Âmin!
Ne zaman ki ilkbaharın yağmurları o merhametli gözyaşlarını yere bıraktı; sizi önce bir telaş sonra bir endişe kaplamaya başlıyor. Buğdayın yanı sıra başka bitkiler de yeşermeye başlamış. Aman Allah’ım bunlar kenevir bitkisi ve ben nasıl gafil avlandım diye hayıflanmaya fırsat bulamadan yılların çiftçisi Ahmet Dayı’ya müracaat etmek aklınıza düşüyor. Varıyorsunuz, sizi kapıda karşılayan komşunuzun içeri buyur edişine iltifat etmeden durumu bir çırpıda özetliyorsunuz. Onu da alıp tarlaya geliyor ve toprağınızda çıkan bitkilerin kenevir olduğunu teyit ettiriyorsunuz. Ne yaparım kaygısı, başıma neler gelir korkusu, kim bunu bana reva gördü merakı ve kızgınlığı gibi adını tam koyamadığınız bin türlü duygu her yanınızı sarıyor. Başkalarının duymasını dahi istemediğiniz bu hadiseyi bertaraf etmek için can havliyle köyde zirai ilaç satan Vedat’a yolunuzu düşürüyorsunuz. Meseleyi zor da olsa anlatıp kendinden bir de konuyu kimseye anlatmayacağına dair söz alarak her zamanki gibi ilacın pahalı oluşuna aldırmadan parasını öder ödemez tarlaya geliyorsunuz. Akşama kadar tüm tarlayı ilaçlıyorsunuz kenevirler kurusun diye. Yorgun argın eve geldiğinizde bir taraftan yemek sonrası çayınızı yudumluyorsunuz ve diğer taraftan da içinize bir kurt düşüyor, bunu bana hangi dostum yapabildi diye. Çünkü köyde herkes sizi çok seviyor ve düşmanlık edecek hiç kimse de yok zahirde. Ama düşmanınız yoksa akrabanız da mı yok!
Sizi içten içe kemiren kurdun vesveselerinden kurtulmanın yolu malum, bunu öğrenmekten geçiyor. Uzun görüşmelerden ve çapraz kontrollerden sonra ne göresiniz. İnanmak istemiyorsunuz ancak ağabeyinizin çocuklarının işi bu kenevir meselesi. Tarlalar babanızın vefatının ardından paylaşılırken bu yerin size düşmesini bir türlü içine sindiremeyen ve ilerde en verimli toprağı kendisine yakıştıran yeğeniniz Murat’ın işi bu. Ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz; aşağı tükürseniz sakal, yukarı tükürseniz bıyık. Şikâyet etmekten vazgeçiyorsunuz ağabeyinize ayıp olmasın diye. Ancak işin burada bitmeyeceğini sizi jandarma tutuklamaya gelince kavrıyorsunuz. Suçlama belli, ne kadar ben ekmedim efendim tarlaya bu kenevir tohumunu, benden evvel başkası ekmiş deseniz de nafile. Derdinizi anlatana kadar en az bir altı ay geçiyor ve muhtarın ricasıyla zor kurtarıyorsunuz paçayı.
Bayram değil seyran değil nerden aklıma düştü bu hikâye değil mi a dostlar! Bir köylü çocuğu olarak girift olayları kavramada hep basitleştirme yolunu kullanmayı yeğlemişimdir. Son zamanların güncel tartışmalarını her iki pencereden dinlediğinizde bir basitleştirme yapmak gerekse siz ne yazardınız sahiden? Ağabeyinizin doğrudan bir dahli ve tesiri olmasa da sizin tarlanıza göz koyan bir yeğenle nasıl uzlaşabilirsiniz? Köylü, eğer yeğeninizi şikâyet etmezseniz bu keneviri ortaklaşa ektiğinize hükmetmez mi? Öz yeğeninizi şikâyete mecbur olduğunuzda ağabeyinizle de ilişkileri gözden geçirmek kaçınılmaz olmaz mı? Ya sizin bu saflığınızla tarlanızdan her sene istemediğiniz bir ürünü kaldırmak zorunda kalmanız mukadder değil mi? Ben neler uyduruyorum Allah’ınızı severseniz! Siz kimsiniz, ağabeyiniz kim, yeğen kim? İyi ki edebiyat var, iyi ki metaforlar var; yoksa derdimizi kime, nasıl anlatırız. Anlatamayınca da bu dert bizi nasıl kemirir? Hem de nasıl?





















