AH ŞÜKRÜ AH!
Ona, “Koş Şükrü koş!” diye bağırıyordum. Kendisi ne yapsa, ne etse takıma yararlı olamıyor, etkisiz kalıyordu. Ben de takımım başarılı olamayınca bozum oluyordum.
Şefliğimiz mühendisinin takımına karşı oynuyorduk. Kendileriyle zihniyet uyuşmazlığımız vardı. Memurlardan, işçilerden oluşturduğumuz iki ayrı takımla karşıtlığımız yeşil alana da yansımış oluyordu. Ben, şefliğin ikinci adamı o ise birinci kişisiydi. Onun takımındaki işçiler ise takımlarını üstün kılmada bayağı bir çaba gösteriyorlardı.
Çam ormanlarının ortasında, aşağıya, köy yönüne meyilli çimenlik bir alanda top koşturuyorduk. Öyle sık bir araya geldiğimiz olmuyordu. Şefiğimizin düz bir alanı yoktu. Dibimizde yer alan köyde de öyle bir yerdi. . Şükrü adındaki işçimiz ise, işletmemizin bulunduğu ilçemize görece yakın olan Kavak köyündendi. Aynı köyden yarım düzine sayıda işçimiz vardı. Onları şefliğimiz aracı ile izne getirip götürüyor, yiyecek erzaklarını taşıyorduk. Yolumuz üzeri sayılacak bir köyleri vardı. O köylerine, bir yaz günü saptığımız ise, az kalsın küçük dilimi yutuyordum. Orak biçilen tarla içinde ansızın, karşımıza Arap gibi olmuş, merakla bize bakan, yarı çıplak, ayakta bir çocuk da görüvermiştim. Denildiğine göre, çocuk giyinmeyi reddediyormuş. Sünnet olurken bir hallere uğramışmış.
Şükrü, köylüsü olan işçilerle birlikte aynı yaş kuşağından, askerliğini yapmış, genç işçilerimizdendi. Kavruk, ince, büzülüyormuş gibi beden yapısındaydı. Şefliğimiz ise, Simav ilçesine bağlı köyde kurulu idi. Karşımızda, Akdağ adında yüksek bir dağ vardı. Bize bakan, güneşi az gören yüzünde, yaz başına kadar kar eğleşiyordu. Tepeye yakın rakımlarda kayın ağaçları yamaçlarını kaplıyordu. Bir gün şefliğimiz santral görevlisi yanıma çıktı geldi. Kendisi işçilerin de kaldığı aynı çatı altındaki ikili konutun, köyden yanında oturmaktaydı. Benim konutumun ötesinde, arka yüzde kalıyorlardı. “Şükrü kötü, kan döküyor,” dedi. Görevlimizin ne dediğini hemen de anlayamamıştım. Şaşkınlıkla yüzüne bakıp kaldığımı görünce, “Mabadından kan geliyor” diye açıkladı. Bize düşen, onu hemen hastaneye sevk etmekti. Nasıl ettiysek işte öyle de yaptık. 50 km.’lik, uzaklıktan, 1.380 mt.’lik rakımlı dağ başından, Şükrü’nün hastaneye götürülme işini sağladık.
Kavak köyüne işçilerimiz için gelip gittikçe aileleri de tanıyorduk. Ben çevre köyleri çocukluğumda tanımıştım. Babam biri beygir, biri de eşeğimizle köy köy dolaşarak yumurta topluyor, benide yanında götürüyordu. Kavak köyü dibinden dere akardı. Köy de o dere kıyısının güneyine bakan yamacındaydı. Şükrü’nün, genç eşini, kucağında çocuğu ile görmüştüm. Annesi de aracımız yanına kadar çıkıp gelmiş kişilerdendi.Aldığımız haberlere göre, işçimiz Şükrü, ilçemiz hastanesinden Balıkesir Devlet Hastanesi’ne kaldırılmış, orada da cerrahi işleme alınmış. İlçede kiradaydık. İşletme merkezine doğru yürüyordum ki Şükrü yanımda bitiverdi. “Geçmiş olsun Şükrü” dedim. O da, “Sağ ol abi” dedi. Bir yanında boynuna asılı naylon torbasıyla beni şaşırtıp irkiltmişti. Bağırsak cerrahi işlemi görmüştü. Beline asılı anne karnındaki çocuk bağı gibi duran renksiz naylon torba onun içindi. Bana düşen işlerini elbet görür, elimden geleni ardıma koymazdım. Ellerine iyi para geçsin diye, onların pek bilmediği konu olan Sendika dayanışma dilekçelerini de ben akıl edip yazıvermiştim Şükrü düzelir diye umut ediyorduk. Bakıma gereksinimi vardı. Duyduk ki eşi o küçük çocuğuyla annesinin evine çekip gitmiş. Bu kötüye işaretti. Bir kocaya eşi bakmayacaksa başka kim bakardı? Çok geçmedi, bizim o kavruk, tutuk, oyunda çaba göstermesi için kendisine bağırıp durduğum işçimiz Şükrü, yaşamını kaybetmiş. Nasıl üzüldüm bilemezsiniz. İçimden, şimdi bu hiç adil mi, diye sormadan edemedim.
Herkese iyi haftalar…






















