TOHUM AMBARLARI – EBRU OĞUZHAN YETER
Bir zamanlar Anadolu’nun her köyünde ambarlar vardı. Ahşaptan yapılmış, üç, dört gözlü, her bölmesi ayrı bir emeği koruyan yapılar vardı. Çocukluğunda bu ambarları görmüş, dokunmuş ve içindeki buğdayı avuçlarında hissetmiş biri olarak kendimi şanslı hissediyorum.
Bölmelerin birinde mutlaka tohumluk buğday saklanırdı. Üreten köylü ertesi yılı düşünürdü. Birinde ekmeklik un olurdu. Tohumluk ayırdıktan sonra evin yiyeceği güvence altına alınırdı. Birinde hayvanların arpası dururdu. Üreten köylü sadece günü kurtarmaz, üretimin ve doymanın yalnızca kendisiyle sınırlı olmadığını, topyekûn bir düzenle sürdüğünü bilirdi. Hayvanlarının kışlık yiyeceğini mutlaka ayırırdı.
Bugün ise köylerde kaderine terk edilmiş ya da amacı dışında kullanılan ambarlar nostaljik görünse de kim bilir bize neler anlatmak istiyorlar. Fotoğraf karelerinde, belgesellerde yer almanın dışında artık ambarlar boş ve onlara emek verenler, hayat verenler yavaş yavaş azalıyor.
Bir milletin gerçek gücü şehirlerin yüksek binalarında, asfaltlarında, turizminde değil; köylerinin üretim gücünde saklıdır. Oysa köyler de kalmadı. Torba yasalarla bir gecede mahalleye dönüşen köylerde üretmek yerine tüketmek, ekip biçmek yerine hazır almak, köyde kalmak yerine şehre göçmek “ilerleme” sayıldı.
Ve sonunda köyler yalnızlaştı.
Bir zamanlar imeceyle kurulan hayatlar dağıldı. Eskiden bir tarlanın hasadı bütün köyün meselesiydi. Harman zamanı herkes birbirinin elinden tutardı. Düğünde de cenazede de aynı dayanışma vardı. Güvenin, paylaşmanın ve birlikte ayakta kalmanın adıydı, köyler ve köylülük…
Şimdi ise o köylerin adı köy ama çoğu kâğıt üzerinde “mahalle” oldu.
Bu şekilde aslında bir kültürün adı silindi. Köyün kimliği, üretim hafızası ve ortak yaşam düzeni zayıflatıldı. Gençler toprağı bıraktı. Tarlalar boş kaldı. Ahırlar sustu. Ambarlar çürümeye başladı. İmece unutuldu.
Bir başka sessiz yıkım da köy bakkallarında yaşandı. Eskiden köy bakkalı sadece alışveriş yapılan yer değildi. İnsanların birbirine kefil olduğu, veresiye defterinin güvenle tutulduğu, hâl hatır sorulan bir yerdi. Şimdi onların yerini zincir marketler aldı. Her köşede aynı ürün, aynı paket, aynı düzen… Ama artık ne yediğimizi bilmiyoruz.
Bugün samanı, buğdayı, tohumu dışarıdan almak sıradanmış gibi konuşuluyor. Oysa bağımsızlık sadece sınır korumak değildir. Bağımsızlık; kendi ekmeğinin buğdayını üretebilmek, kendi tohumunu saklayabilmek, kendi çiftçisini ayakta tutabilmektir.
Çünkü bir millet toprağını kaybederse önce üretimini, sonra özgürlüğünü kaybeder. Bunları hızla kaybetmeye başladık.
Şu eski ambarlar aslında bize sessizce bunu anlatıyor. Çürüyen sadece ahşap değil; üretim kültürü, dayanışma ruhu ve kendi kendine yetebilme iradesi…
Köylerde kaderine terk edilmiş o ambarlar, bir zamanlar yarını düşünen insanların eseriydi. İçlerinde yalnız buğday, arpa ya da tohum değil; tedbir, emek umut, bereket ve gelecek saklanırdı.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
Bir milletin gerçek zenginliği sahip olduğu binalarda değil, üretebildiği topraklardadır. Toprağa alın teri döken insanın emeği değer gördüğü, üreten köylünün yeniden hak ettiği saygıyı bulduğu gün; boş kalan ambarlar da, sessizleşen köyler de hayat bulacaktır.
Ebru Oğuzhan Yeter





















