Yazımın başlığına bakarak Rus Edebiyatı’nda çok önemli bir kalem olan Mihail Dostoyevski’nin ünlü romanından söz edeceğim anlaşılmasın; öyle bir düşüncede değilim. Yazı konumun böyle oluşu yalnıza bir raslantıdır. Geçen haftalar içinde bir olaya tanıklık etmiş olmamdan kaynaklı olarak böyle bir yazı döşemeyi yerinde buldum; hepsi o kadar.
Yaylacılığımızı günden güne, haftadan haftaya pekiştirirken giderek daha uzun süreler o yüksek yaylamızda kalmayı katlanır kılmayı öğreniyoruz. Öyle uzun kaldığımızı düşündüğümüzde de deniz aklımıza geliveriyor. Ondan da mahrum kalmayalım diye bir düşünce ortaya çıkıyor. Ben de, eşimin o karşı konulmaz denizle buluşma isteğini yerine getirmekten başka yapacak bir şey bulamaz oluyorum. Çünkü eşim yerden göğe haklı…
İşte öyle bir hareketimiz sonucu biz de kendimizi, Gemiler koyu üst yanında, yaya olarak Darboğaz’dan geçip Babadağ’ı batıdan gören o küçük ölçekli kumsal kıyıyısında buluyoruz. Aracımızı da yukarıda asfalt yol boyunun gölge gelecek bir yerine diğerleri gibi bırakıyoruz. Yoldan Darboğaz’a sapılan yerde gölgeye çekilmiş İstanbul plakalı bir araç bizi şaşırtıyor. Çünkü, araç, oraya doğru geçip yolun dışında araçlarını park edeceklerin düşüncesine ket vuracak denli bırakılmış. Yabancı oluşundan kaynaklı bir düşüncesizlik işte.
Biz, o kayalık, sarp, engebeli yaya yolunda omuzlarımızda eşylarımızda yürüyerek aşağılara iniyoruz. O yolun verdiği sıkıntıyı daha az hissetmem için, eşim, benim müzikçalarımı dinlerek yürümemi akıl ediyor. Ben de o dediğini yapıyorum.
O küçük kumsal ve diğer yanı insan kaynıyor. Bir de gezi teknelerinin gelmesiyle hepten bir hareketlilik ortaya çıkıyor. Yanımızda, denizin keyfini çıkaran bir aile ve yakınları erken dönüş yapıyorlar. Bize de içecek bırakıyorlar.
Gelin görün ki, o sıcakta onca yaya yolunu çıkarak bir de geri dönen erkek yok mu ya… bizi gerçekten şaşırtıp üzüyor. Araçlarına binip asfalta ineceklermiş ama o İstanbul Plakalı araç çıkışta sorun yaratıyormuş. O yüzden araç sahiplerini kumsalda, çevrede sorup soruştursalar da kimse çıkmadı. O sıcakta büyük sıkıntı.
Biz denizden dönüşümüzde bir de baktık ki araç sahipleri gelmişler oradaydılar. Ne var ki hiç keyifleri yoktu. Arka lastiklerini indirivermişler(!). O yüzden söylenip duruyorlardı. Yanlarından güç belâ geçilmiş olsa gerekti. O sıkıntıyı çekenler de bir ceza kesmeden edememişlerdi(!). Hani haksız da sayılmazlardı!
Bu olaya tanıklık edince ben de yıllar önce rastladığım bir başka olayı anımsadım. Çünkü sonuç olarak benzeşiyorlardı. O olay da şöyleydi:
Çift dingiili kamyonuna orman içinden yüklediği yarı yaş, oldukça ağır yüküyle Orman Deposu’na hareket eden bir tanıdık sürücü, komşu köyün bahçelerinin yanından geçeceği sıra tepesini attıran(!) bir hareketle karşılaşıyor(*). Bahçe sahibi yerinde toprak hazırlığı yaparken eline geçen bütün taşları bahçesinin dışına, yola atmış. Her bir taş da lastik tekerler için çekince oluşturacak nitelikte. O manzarayı biz de Şeflik aracımızla geçerken görmüştük. Kamyon sürücüsü genç biri. İyi ki o saatte bahçe sahibi ortalıkta yokmuş. Yoksa hiç olmadığı kadar bir zılgıtı yerdi. Sürücü çok öfkeli; bahçe sahibine kesin bir ceza kesecek ya! O da düşünmüş taşınmış, bahçenin tahta çitini kamyonunun arkasına zincirle bağlamış, sürükleyip götürmüş, ileriye bırakıvermiş(!). İyi mi? Öylelikle öfkesini yenebilmiş. Onların Şeflik Kâtibiydim; aramızda hoş bir ilişkimiz, iş hukukumuz vardı; o sürücü bana da bu olayı anlatıvermişti. Ben de kesilen o cezanın ilginçliğinden, kendimi tutamayıp gülmekten kırlıp geçmiştim.
Ortada bir suç, kabahat, kusur varsa, bir cezanın olmasına da şaşılmamalı; o ceza kesin hakedilmiştir. Siz, siz olun; kusur, kabahat, suç olacak bir halt işlemeyin, hiç hesapta olmayan bir ceza ile de yüzgöz olmayın.
İyi haftalar…
_______________
(*) Olay, bizim memlektimiz olan Balıkesir’in Dursunbey ilçesi, Osmaniye köyünde yaşanır. Orası bir göçmen köyüdür.




















