NELER OLUYOR BİZE?
Din adamından siyasetçisine, sosyoloğundan eğitimcisine kadar hemen herkesin ağzını her açışında hoşgörü ve insan sevgisiyle dolu şiirlere imza atan Mevlana ve Yunus Emre’nin isminin hatırlandığı bir memleketin insanlarına, bize, ne oluyor Allah aşkına? Yakın geçmişte münferit denilerek üzerinde çok da durulmayan epey fotoğraf karesi yansıdı ekranlarımıza: Elleri kelepçeli ya da yerlerde sürüklenen bazı kadınların etrafı süzen kaçamaklı bakışları, terörist cesetlerinin araçlarla çekilmesi, seçim mitinglerinde yuhalanan evladını kaybetmiş annelerin sahipsiz çığlıkları, kimi azınlıklara yönelik ‘affedersin’ ile başlayan ifadeler, siyaset arenasında dinimizin mukaddeslerinin çok ucuz bir şekilde kullanılabilmesi…
İş bunlarla da kalmadı; milli takımlar düzeyindeki iki futbol maçında daha vahim görüntüler yansıdı televizyonlar aracılığıyla evlerimize. Mevlana’nın torunlarının kentinde oynanan Hollanda-Türkiye futbol müsabakasının hemen başında ülke marşları söylenirken gözlerime inanamadım. Aman Allah’ım, biri bana gördüklerimin gerçek olmadığını söylesin diye ne kadar iç geçirdim; fakat hayır, ne rüyadaydım ne de hayal görüyordum. Bir acı gerçekle yüz yüzeydim. Binlerce insan Ankara’da kaybettiğimiz insanlarımız için düzenlenen saygı duruşunda “Ya Allah, Bismillah, Allah ü Ekber!” nidalarıyla stadyumu inletiyordu. Önce rakip takıma karşı yapılmış bir söylem olarak tevil etmek istedim zihnimde bu ifadeleri. Zira gençliğimde sokaklarda az tekbir getirmedim. Çeçenistan işgali sırasında protesto eylemlerini düzenleyenler arasında ben de vardım üniversitede okurken. O zaman bu nidalar bizim yanan ciğerimizin adeta dışavurumuydu. İnsanlık tarihinde hoşgörünün temsilcisi olan Mevlana’nın kemiklerini sızlatan stadyumdaki bu haykırışlar ise terör patlamasında vefat eden kendi insanlarımız içindi. Ortalama Türk vatandaşları gibi ya görmezden gelecektim olan biteni bazılarının yaptığı gibi ya da pasif bir direnişle tepki vermeyi deneyecektim. Ben de sadece öyle yapabildim; ilk defa galip gelinen bir futbol maçından sonra sevinemedim.
Aradan çok da fazla bir zaman geçmemişti; bu defa İstanbul’da Yunanistan milli futbol takımı ile bir hazırlık karşılaşması oynuyoruz. Maç öncesinde Paris’te terör saldırılarında ölen insanlar için saygı duruşu yapılıyor ve akabinde Yunanistan bağımsızlık marşı söyleniyor. Stadyuma maç izlemek için gelen insanların maalesef yine çoğunluğu unutmak istediğimiz ama hafızamızdan silinmeyen Konya’daki o nahoş tabloyu aynen yaşatıyorlar bize. Şarkı sözlerindeki anlamının çok ötesinde, neler oluyor bize, demekten kendimi alamıyorum. Hani biz, insanı eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) addeden bir medeniyetin yenilenmesine aracılık edecektik? Hani biz hazreti insanı, yaratılanı, Yaratan’dan ötürü hoş gören Yunus’tan el almıştık. Kadim toprağımızın insanında kısa sürede meydana gelen bu patolojik değişimin nedenlerini, niçinlerini ve tedavi yollarını bilmem hangi psikologdan, hangi sosyologdan öğreneceğiz?
İşte bu duygu ve düşüncelerle kalbim ve zihnim doluyken kitapçı raflarında gözüme ilişen bir kitaptı ‘Şatafatlı Mağlubiyet’. Yazarı Levent GÜLTEKİN, son zamanların televizyon tartışma programlarından aşinası olduğumuz derinlikli ve samimi bir sima. O, kendisini tanımlarken geçmişindeki ‘Siyasal İslamcılığı’ vurgulamayı da ihmal etmiyor asla. Bu kitabı, onun yazılma amacıyla değil de, bir dönemin toplumda oluşturduğu travmatik değişimin kodlarına ve siyasi sorumlularına ulaşma, günümüz toplumunun ve bireylerinin kökenlerinden kopuşuna ve bu hadiselerdeki sorumluluğunun idrakinde olan itirafçı bir aydın tarafından ‘yakılan ağır ve ironik bir ağıt’ gibi de okuyabilirsiniz. Neler mi söylüyor Levent GÜLTEKİN? Yazarın, tamamını okuyunca bağlamında daha anlamlı olacağını söyleyebileceğimiz ‘İslamcıların İktidarla İmtihanı’ alt başlıklı kitabından bazı cümleleri alıntılayarak bitirelim yazımızı:
“İnancımızın bizi ne kadar terbiye ettiğine, kişiliğimize ve karakterimize ne kadar tesir ettiğine bakmadan o inancı bir ideoloji olarak, tüm topluma kurtuluş reçetesi olarak sunuyorduk.”
“Mesela öteki ile ilişkimiz nasıl olacak?”
“Meğer bir inanç değil, bir ideoloji mücadelesi vermişiz.”
“Kendi yorumumuzu başkalarının yorumundan üstün gördüğümüz ve dayattığımız zaman din barışın değil, çatışmanın aracı oluyor.”
“İnsanlara dini değerleri içselleştirmeyi değil, kıyafet, hal ve hareketlerinde görünür kılmayı öğütledik.”
“Sahi gerçek dindarları, profesyonel dindarlığın yani dinciliğin baskısından kim kurtaracak?”
“Herkes karşı mahallenin ılımlısına hayran. Ilımlı insana kendi mahallesinde yer yok.”
“Düşman bellediğimiz batılılarla bilimde, edebiyatta, ticarette, siyasette, teknolojide, sinemada rekabet edemedik. Bu alandaki başarısızlığımızı veya geriliğimizi dini hamasetle örtmeyi iş zannettik.”
“Vardiya usulü bir demokrasi anlayışımız var. Tek çıkış yolumuz, demokratik standartlarımızı yükseltmektir.” Yükte hafif pahada ağır bir kitap doğrusu. Can alıcı sorumuz/sorunumuz için iyi okumalar!




















