MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
YALNIZLIK, ÖFKE VE KİMLİK ARAYIŞI
Bir çocuğun en büyük ihtiyacı anlaşılmaktır. Ama en çok da anlaşılmadığı döneme “ergenlik” diyoruz. İşte tam da bu yüzden, ergenlik yalnızca büyümenin değil, aynı zamanda kaybolmanın da adıdır. İnsan bu dönemde ne çocuk kalabilir ne de tam anlamıyla yetişkin olabilir. Arada kalmışlık, çoğu zaman en ağır yüklerden biridir. Bu yük, çoğu zaman yalnızlıkla başlar. Yalnızlık, ergenin en görünmeyen yarasıdır. Kalabalık bir sınıfta, gürültülü bir evde, arkadaşlarının ortasında bile hissedilen bir yalnızlık… Kimsenin onu gerçekten duymadığını, anlamadığını düşündüğü bir yalnızlık. Oysa dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür. Gülümseyen bir yüz, sıradan bir gün, alışılmış bir hayat… Ama iç dünyada fırtına çoktan başlamıştır.
Bu yalnızlık zamanla birikir. Biriken her duygu, ifade edilemedikçe şekil değiştirir. Üzüntü suskunluğa, suskunluk içe kapanmaya, içe kapanma ise öfkeye dönüşür. Çünkü insan, anlaşılmadığı yerde kendini savunmaya geçer. Bazen bu savunma, en sert haliyle ortaya çıkar. Öfke, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Toplum öfkeyi bastırılması gereken bir problem olarak görür. Oysa öfke, çoğu zaman bir yardım çığlığıdır. “Beni görün”, “Beni duyun”, “Beni anlayın” demenin en sert yoludur. Ama ne yazık ki biz, bu çığlığı duyduğumuzda kulaklarımızı kapatmayı tercih ederiz. Çünkü öfke rahatsız eder. Sarsar. Düzeni bozar. Oysa belki de bozulması gereken tam olarak o düzendir.
Bir ergenin öfkesi çoğu zaman sebepsiz değildir. Arkasında bir hikâye vardır. Belki evde sürekli eleştirilen bir çocuk vardır. Belki başarıya indirgenmiş bir sevginin içinde büyüyordur. Belki de sadece bir kez olsun koşulsuz kabul edilmek istiyordur. Ama bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, iç dünyada bir boşluk oluşur. O boşluk, zamanla karanlık düşüncelerle dolmaya başlar. İşte tam bu noktada kimlik arayışı devreye girer. Ergenlik, “Ben kimim?” sorusunun en yüksek sesle sorulduğu dönemdir. Ama bu soruya sağlıklı cevaplar bulamayan bir genç, yanlış yerlerde kendini aramaya başlar. Bazen bir grubun içinde, bazen bir ideolojide, bazen de şiddetin içinde…
Çünkü kimlik, sadece bir isim ya da bir yaş değildir. Kimlik; insanın kendini değerli hissettiği yerdir. Ait olduğu, kabul edildiği, anlam bulduğu yerdir. Eğer bir genç, bu duyguyu sağlıklı ortamlarda bulamazsa, onu bulabileceği en yakın ve en güçlü görünen yere yönelir. Ne yazık ki bazen bu yer, karanlık olabilir. Bugün yaşadığımız birçok acı olayın temelinde de bu üçlü vardır: yalnızlık, öfke ve kimlik arayışı. Bir genç, uzun süre yalnız hissederse, öfkesi büyür. Öfkesi büyüdükçe, kendini ifade edebileceği bir alan arar. Bu alan yanlış bir yer olursa, sonuç sadece bireysel bir trajedi değil, toplumsal bir yara haline gelir.
Peki çözüm nerede?
Çözüm, aslında çok uzaklarda değil. Ama görmezden gelindiği için ulaşılmaz sanılıyor. Bir çocuğun hayatını değiştirmek için bazen büyük şeyler yapmak gerekmez. Bazen sadece gerçekten dinlemek yeterlidir. Yargılamadan, öğüt vermeden, susturmadan dinlemek… Çünkü dinlenen bir çocuk, kendini değerli hisseder. Değerli hisseden bir çocuk, kendini ifade etmeyi öğrenir. Kendini ifade edebilen bir çocuk, öfkesini yönetebilir. Öfkesini yönetebilen bir genç, kimliğini sağlıklı bir şekilde inşa edebilir. Aile burada en kritik noktadır. Sevgi, sadece “seni seviyorum” demek değildir. Sevgi, aynı zamanda anlamaktır. Sınır koymaktır. Rehberlik etmektir. Ama en önemlisi, koşulsuz kabul etmektir. Bir çocuk, hata yaptığında bile sevildiğini hissediyorsa, o çocuk hayata karşı daha güçlü durur.
Okullar da bu sürecin bir parçasıdır. Eğitim sadece bilgi vermek değildir. Eğitim, insan yetiştirmektir. Bir öğretmen, sadece ders anlatan biri değildir. Bazen bir öğrencinin hayatına dokunan tek yetişkin olabilir. Bu yüzden bir öğrencinin gözlerindeki değişimi fark etmek, bazen bir hayat kurtarmaktır.
Toplum… Belki de en büyük sorumluluk burada. Çünkü bir çocuk sadece ailesinin değil, içinde yaşadığı toplumun da ürünüdür. Eğer bir toplum, çocuklarını sadece başarıya göre değerlendiriyorsa, orada birçok çocuk kendini değersiz hissedecektir. Eğer bir toplum, duyguları zayıflık olarak görüyorsa, orada birçok genç duygularını bastıracak ve bir gün patlayacaktır. Oysa güçlü toplumlar, güçlü bireylerden oluşur. Güçlü bireyler ise duygularını tanıyan, ifade edebilen ve yönetebilen insanlardır.
Aslında tam burada, çok kritik bir eşikte duruyoruz. Çünkü mesele sadece “önlemek” değil, aynı zamanda “inşa etmektir.” Bir çocuğun ruhunu, karakterini, dünyaya bakışını inşa etmek… Bu da tesadüflerle değil, bilinçle olur. Bugün birçok genç, kendini anlatacak kelime bulamıyor. Duygularını tanımlayamıyor. İçinde neyin eksik olduğunu hissediyor ama adını koyamıyor. İşte bu noktada, ona kelimeler vermek gerekir. Duygularını ifade edebileceği alanlar açmak… Sanat, spor, yazı, sohbet… Bunlar sadece aktiviteler değil; bir gencin iç dünyasına açılan kapılardır.
Bir çocuğa “neden böyle hissediyorsun?” diye sormak yerine, “seni ne böyle hissettirdi?” diye sormak bile büyük bir fark oluşturur. Çünkü ilki yargılar, ikincisi anlamaya çalışır. Bir genç, anlaşıldığını hissettiği an değişmeye başlar. Aynı şekilde, rol modellerin gücünü de göz ardı etmemek gerekir. Gençler sadece söyleneni değil, gördüğünü öğrenir. Eğer bir çocuk evinde öfkeyle büyüyorsa, öfkeyi normalleştirir. Eğer saygı görüyorsa, saygıyı öğrenir. Eğer sevgi hissediyorsa, sevgiyi taşır.
Bu yüzden mesele sadece “çocuğu düzeltmek” değil, önce aynaya bakmaktır. Biz nasıl konuşuyoruz? Nasıl tepki veriyoruz? Nasıl bir örnek oluyoruz? Çünkü bir toplumun geleceği, çocuklarına ne söylediğinde değil; onlara nasıl davrandığında saklıdır. Bir çocuğun hayatına dokunmak, bazen dünyayı değiştirmekle eşdeğerdir. Çünkü her çocuk, doğru anlaşıldığında sadece kendini değil, geleceği de iyileştirir.
Belki de artık şunu sormamız gerekiyor: Bir çocuk neden yalnız hisseder? Bir genç neden öfkelenir? En önemlisi, bir insan neden kendini yanlış yerlerde arar? Bu sorulara dürüst cevaplar vermeden, gerçek çözümler bulamayız. Çünkü mesele sadece çocuklar değil. Mesele, bizim çocuklara nasıl baktığımız. Onları gerçekten görüp görmediğimiz. Onları dinleyip dinlemediğimiz. Onları anlamaya çalışıp çalışmadığımız. Unutmamak gerekir ki, her öfkeli gencin içinde anlaşılmayı bekleyen bir çocuk vardır. Her yalnız çocuğun içinde, görülmeyi bekleyen bir dünya… Eğer biz o dünyaya zamanında dokunamazsak, o dünya kendi yolunu bulur. Ama o yol her zaman aydınlık olmayabilir. Belki de en acı olan şudur: Biz çoğu zaman bir çocuğu kaybettiğimizi, onu gerçekten hiç tanımadığımızda anlarız.






















