Bir Toplum Ne Zaman Susar? EBRU OĞUZHAN YETER
Bir toplum kolay kolay susmaz. İnsanın doğasında sesini duyurma, haksızlığa karşı çıkma ve kendini ifade etme isteği vardır. Bu bastırılabilir, geciktirilebilir ama bütünüyle yok edilemez. Ta ki insan, bir gün kendi iç sesini de kısmayı öğrenene kadar. Asıl suskunluk işte o zaman başlar.
Toplumları sessizliğe götüren şey çoğu zaman büyük kırılmalar değil, küçük ve görünmez yaraların birikmesidir. Kelimeler anlamını yitirir önce. Ardından insanlar görmemeyi, duymamayı seçer. Haksızlığa karşı direnç azalır; adalete olan inanç, insana duyulan güven yavaş yavaş çözülür. Çünkü artık kimse değişimin mümkün olduğuna inanmaz. Konuşmak yorar, umut ise giderek kısılır.
Adalet duygusu zedelendiğinde, sesler de kısılmaya başlar. Konuşanın cezalandırıldığı, susanın ödüllendirildiği bir düzende kelimeler korkuya yenilir. Apaçık gerçekleri dile getirmek bile cesaret ister. Zamanla düşünceler değil, kimlikler yargılanır hale gelir. İnsanlar ne söylediklerinden çok, kim oldukları üzerinden bedel ödemekten çekinir. Böyle bir ortamda sessizlik, bir tercih olmaktan çıkar bir korunma biçimine dönüşür.
Ancak suskunluk sadece baskının ürünü değildir. Bazen defalarca denemiş, karşılık bulamamış olmanın yorgunluğu da insanı susturur. “Söylesek ne olacak?” düşüncesi, en güçlü susturucudur. Umudu törpüler, çabayı anlamsızlaştırır.
Bir toplumun sustuğunu anlamak zor değildir: Adalet terazisi şaştığında, haklı ile haksız birbirine karıştığında…Gerçek, yerini gürültülü bir yanılsamaya bıraktığında…Medya hakikati aktarmak yerine yön vermeye başladığında…Üniversiteler sorgulayan değil, itaat eden bireyler yetiştirdiğinde…Sanat, sözü çoğaltmak yerine sessizliği süslediğinde…
İnsanlar yalnızca evlerinde konuşuyorsa, kamusal alanda fikir değil korku dolaşıyordur. Bir cümleyi yazmadan önce tereddüt ediliyorsa, bir düşünceyi paylaşmak kaygı yaratıyorsa, orada sessizlik bireysel değil, kolektif hale gelmiştir.
Daha derin olanı ise insanın kendine susmasıdır. Sormamaya, sorgulamamaya başladığında; içindeki sesi bastırdığında gerçek suskunluk kök salar. Bu, yalnızca bugünü değil, geleceği de etkiler.
Yine de her suskunluk teslimiyet değildir. Bazen susmak, beklemektir; zamanı kollamaktır. Fakat bu bekleyiş uzadığında unutmaya dönüşür. İnsan, neyi neden beklediğini hatırlamaz hale gelir. İşte o noktada sessizlik kalıcılaşır.
Toplumların iyileşmesi yeniden konuşabilmeleriyle mümkündür. Konuşmak sadece söz üretmek değil, bağ kurmaktır. İnsan, sesinin karşılık bulacağını bilmek ister. Bu yüzden önce güven, sonra umut gerekir. Eleştirinin düşmanlık değil katkı olarak görüldüğü bir ortamda sesler çoğalır, hakikat kendine yer açar.
Çocuklar sustuğunda ise mesele daha büyüktür. Çünkü her toplum geleceğini onların sorularında taşır. Bir çocuğun “Neden?” sorusu, en derin sessizliği bile çatlatabilir. Bu yüzden onlara susmayı değil, sormayı öğretmek gerekir.
Bugün konuşanların az olması, onların daha güçlü olmasından değil, daha fazla sorumluluk hissetmelerindendir. Konuşmak bazen yalnızlaştırır, ama aynı zamanda bir kapı aralar. O kapıdan içeri sızan ışık, çoğu zaman sessizliği dağıtmaya yeter.
Unutmamak gerekir: Suskunluk bulaşıcıdır, ama cesaret de öyle. Bir kişi konuşur, biri dinler, bir diğeri ses verir. Ve böylece sessizlik çözülmeye başlar.
Toplumlar konuştukça iyileşir. Her sözcük, karanlıkta yakılan küçük bir ışık, toprağa düşen bir tohumdur. O ışığı büyütmek, o tohumu fideye, meyveye dönüştürmek ise hâlâ bizim elimizde.






















