“Madem sevmeyecektin, neden beni yarattın?” SULTAN ÜNAL
Frankenstein romanından önce, yazarın yaşamından biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü ortada korku, gotik ya da fantastik edebiyat henüz ilk örneklerini vermeye başlamışken, bu türlerin adeta atası sayılabilecek bir romanın o koşullarda yazılmış olması; en az romanın kendisi kadar gerçeküstü bir yaşam hikayesine işaret ediyor. Ayrıca romanı bilenlerin, bu yaşam öyküsüyle güçlü bağlar kuracağını ve metni daha derin bir anlamla okuyacağını düşünüyorum.
Mary Shelley, 1797’de Londra’da dünyaya gelir. Annesi, doğum sırasında hayatını kaybeder. Babası William Godwin, dönemin önemli yazarlarından biridir; varlıklı ve entelektüel bir çevreye sahiptir. Mary’nin annesi Mary Wollstonecraft ise “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” adlı eseriyle bilinen, erken dönem feminist yazarlardandır.
Mary, annesiz büyür. Babası kısa süre içinde başka bir kadınla ilişki kurar ve onunla evlenir. Bu evlilikle birlikte ev kalabalıklaşır; üvey kardeşler ve yeni doğan bir çocukla birlikte Mary, bu yapının içinde kendine yer bulmakta zorlanır.
Babasının eğitime verdiği önem sayesinde yazmaya yönelir. Kısa öyküler kaleme almaya başlar. On dört yaşına geldiğinde hem annesine benzerliği hem de yazıdaki yeteneği, babasının edebiyatçı çevresi tarafından fark edilir. Bu durum, üvey annesiyle olan gerilimi artırır ve Mary evden uzaklaştırılır.
O dönemde babasına gelen bir mektup, Mary’nin hayatını değiştirir. Bir hayranı, “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sorar. Babası ise “On dört yaşında bir kızım var, onu yanınıza alır mısınız?” diye cevap verir. Ne kadar sert ve ürkütücü görünse de Mary, günlüğünde bu dönemi hayatının en iyi iki yılı olarak tanımlar.
On altı yaşında Percy Shelley ile tanışır ve aralarında bir ilişki başlar. Ancak Percy evlidir. Mary bu süreçte üç kez hamile kalır ve üç kez düşük yapar. On sekiz yaşına geldiğinde Percy’nin eşi intihar eder ve ardından Mary ile evlenirler. Dördüncü hamileliğinde bir oğulları olur.
1818 yılında, yakın dostlarıyla birlikte Cenevre’de bir yaz geçirmeye karar verirler. Lord Byron bir şato kiralar ve birlikte oraya yerleşirler. O yaz, bir yanardağ patlamasının etkisiyle atmosfer karanlık ve soğuktur. Günlerce dışarı çıkamayan bu grup, şömine başında vakit geçirmek zorunda kalır.
Bir akşam, birbirlerine korku hikayeleri anlatma fikri ortaya atılır. Herkes odasına çekilip bir hikaye yazacak ve ertesi gün paylaşacaktır. Mary o gece, ilham aldığı bir rüya görür: Doğmadan ölen çocuklarının parçalanmış bedenlerini yeniden canlandırmaya çalıştığı bir rüya. Bu rüyadan etkilenerek romanın ilk taslağını yazmaya başlar.
Hikaye, çevresi tarafından çok beğenilir ve eşi onu bunu bir romana dönüştürmesi için teşvik eder. Mary romanı tamamlar; ancak kitap yayımlandığında ismi yer almaz. Uzun süre eser Percy Shelley’ye atfedilir. Bu nedenle romanın iki farklı versiyonu ortaya çıkar.
Mary’nin yaşam öyküsünü anlatmamın nedeni, bu anlatının zamanla birçok sanat dalına uyarlanmış olmasıdır. Sinema tarihindeki ilk uyarlamalardan biri de bu romana aittir. Farklı yönetmenler, yazarlar ve sanatçılar Frankenstein’ı kendi bakış açılarıyla yorumlamıştır. Ancak çoğu, Mary’nin kurduğu duygusal ve düşünsel zeminden uzaklaşmıştır.
Mary bu metinde; annelik, bakım verme ve koşulsuz sevgi temalarını işler. Annesiz büyümüş bir çocuğun hayal gücüyle, sevgisiz bırakılmış bir “yaratık” anlatır. Ve bize şu soruyu sorar:
Canavar kim? Victor mu, yaratılan mı?
Zaten romanın adı da buradan gelir. Roman “Victor” olabilirdi, “Yaratılan” olabilirdi; ama “Frankenstein” oldu.
Alt başlığı olan “Modern Prometheus” da ayrı bir tartışma alanı açar. Prometheus, insanlığa ateşi getirdiği için Zeus tarafından sonsuz bir cezaya çarptırılır. Her gün bir kartal tarafından ciğeri yenir; ölümsüz olduğu için ertesi gün yeniden oluşur ve ceza sonsuza dek sürer. İlk bakışta Prometheus Victor’a benzetilebilir. Ancak aslında yaratığa daha yakındır: Ölümsüzdür, sürekli dışlanır, insanlığa yaklaşmaya çalışır ama asla kabul edilmez. Hep “öteki”dir.
Bu anlatı, yaratma ve her şeye hakim olma arzusunun hikayesidir. Patriyarkanın ulaşamadığı bir yaratma edimine Victor ulaşır; ancak yarattığı şeyin sorumluluğunu üstlenmez. Oysa bir kez “yarattıysan”, artık sorumluluğu sonsuzdur.
Victor, koşulsuz sevgi ve bakım verme kısmını hiç düşünmemiştir. Bu yüzden yarattığı şey, onun yıkımına dönüşür. Bir noktadan sonra yaratan değil, yaratılan belirleyici hale gelir.
Ben Frankenstein romanını “annelik” teması üzerinden okudum. Annesiz büyüyen bir çocuğun, kendi çağındaki bilimsel gelişmelerle (elektriğin keşfi, Charles Darwin’in evrim kuramı, bilim insanlarının elektrikle canlıları harekete geçirme denemeleri gibi) beslenen hayal gücü, bu güçlü anlatıyı ortaya çıkarmıştır.






















