YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR
KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR
www.hakanbirol.com
Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “Pruva, Laga Luga Günlükleri ve Deniz Kabuk Tuttu” kitaplarıyla tanıdığımız “Nesibe KUZU” var.
Merhabalar Nesibe Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında kısa bir bilgi verir misiniz?
Ben teşekkür ederim. Röportajların, yazarın iç sesini görünür kılmak gibi özel bir gücü olduğuna inanıyorum. Bu nedenle sizinle gerçekleştireceğimiz bu söyleşiyi oldukça kıymetli buluyorum.
Hatay İskenderun doğumluyum; denizle doğmuş, denizle büyümüş biriyim. Mesleğim uzak yol gemi kaptanlığı. Evet, şaşırtıcı gelebilir; kelimelerle arası bu kadar güçlü birinin dümeni de tuttuğuna inanmak zor olabilir ama ben daima haritayı ve kalemi birlikte taşımayı seçtim. Eşim de aynı sektörde, uzak yol gemi makine mühendisi. Aktif gemi görevlerimi tamamladıktan sonra, denizcilik yolculuğuma karadan devam etmeye karar verdim. Şu anda Fethiye merkezli, kurucusu olduğum Powermech Marine adlı şirketimizle yat ve gemi bakım-onarım alanında hizmet veriyoruz.
İkiz çocuk annesiyim ve şu sıralar yeni bir can daha katılmak üzere. Edebiyat hayatımın kalbinde yer alıyor ama aynı zamanda sosyoloji, çatışma bölgeleri, çocuk hakları ve denizcilik kültürü de yazılarımın damarlarında dolaşan ana temalar arasında. Kelimelerim, yalnızca bir hayal gücü ürünü değil; yaşanmışlıkla, gözlemle ve sahada edinilen bilgiyle yoğrulmuş bir hafızanın ürünü.
Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı?
Yazarlık yolculuğum, sözünü edemediğim duyguların içimde yer edinip kök salmasıyla başladı. Başlangıçta şiir vardı. Şiir, bana hep derin bir kuyu gibi geldi: hem karanlık, hem yankılı. Yedili yaşlarımda içimde şekillenmeye başlayan düşünceler, ortaokul yıllarımda suya rengini vermeye başladı. O dönemde yazdığım defterler, mektuplar, kısa öyküler zamanla kitaplara dönüştü. Ortaokulda kazandığım kompozisyon yarışmaları beni yüreklendirdi ama asıl itici güç, Almanya’da bir Türkolog’un bir şiirimi üniversite dersinde işlemesiydi. Bu, kalemime yalnızca cesaret değil, sorumluluk da yükledi. Çünkü anladım ki bazı kelimeler yalnızca duyguyu değil, zamana direnen bir bilinci de taşıyor.
Öğrendim ki, susanlar sessiz kalmaz; kelimelerle yeraltından konuşur.
Yazmak benim için bir var kalma biçimidir. Bugün hâlâ, dünyayla aramdaki en sağlam bağ kelimelerden kurulu.
Gemi kaptanlığından edebiyata geçişiniz nasıl gelişti? Bu iki farklı dünyanın size kattıkları neler?
Aslında geçiş değil, iç içe geçen iki dünya benimkisi. Denizde olmak bir tür yazma biçimi zaten: bekleyerek, gözleyerek, susarak yaşanır. Edebiyat da öyle! Gemi kaptanlığı bana rotasızlığın ne kadar yıpratıcı olabileceğini öğretti. Edebiyat ise rotayı yitirmekteki zarafeti… Biri dış dünyayı haritalamama yardım etti, diğeri iç dünyayı. Rotayı kaybeden kaptan batmaz, yazar olur (gülüyor)
Sizi yazmaya iten ilk duygu ya da anı bizimle paylaşır mısınız?
Çocukluğumun sustuğu yerden kelimeler çıktı önce. Hatırlıyorum, dört yaşımda işaret parmağımla uzaktaki gemiyi gösterip, bir gün orada olacağım, demiştim. Neden demiştim acaba? Bazı şeylerin cevabı yoktu. Onları adlandırma çabasıydı bu. Hayatta kullandığım ilk kelime “neden?”di. Bu kelime yıllarca başka cümlelere evrildi.
Yazmak için kalemi elime aldığımda, kâğıdı nakış nakış işliyor gibi hissediyorum. Sonsuz ve yaratıcı! Düşünsenize, hayal gücünün bir sınırı yok. Yazarken ne isterseniz o oluyor, kim olmak istiyorsanız o oluyorsunuz. Acaba neden bunlara ihtiyaç duydum, kalem kâğıdı yırtar da öper de, gördüm. Karalamadan önce birini, okuyacaksın, öğrendim. Yazdıkça yazmadığım çok şey olduğunu anladım.
“Pruva” romanınızda deniz sadece bir mekân değil, adeta bir karakter gibi işlenmiş. Deniz sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor?
Deniz benim hem mezarım hem de doğum yerim gibi. Deniz, unutulmaya direnen bir hafıza türü! Ben denizi sadece su değil, bir dil olarak görüyorum. Pruva’ da deniz, karakterlerin hatırlamak istemedikleri her şeyin taşıyıcısı gibi… Sildiğini sanıp aslında her şeyi saklayan bir varlık.
Benim için deniz, yıkım kadar iyileşmeyi de temsil ediyor. Kaptanlık, dört yaşımdan bu yana hayalim demiştim. Deniz, karada ayakta duramadığım o zamanlarda, suda ayakta kalabileceğime inandığım ve şu an sapasağlam bastığım bir zemin benim için!
Pruva romanım ile ilgili değinmek istediğim bir konu daha var. Bir kadın kaptanın okyanus ortasında, sallanan gemide dimdik ayakta durmasını anlatıyor. Romanda ders alınabilecek çok olay ve detay var! Babasız büyüyen kızlar, kadın denizciler ve kendi ayakları üzerinde duran tüm kadınlar Pruva’yı tıpkı benim kişiselleştirdiğim gibi onlar da kendilerine bir karakter olarak çizecek. Bu roman hem okyanusun kara kutusu hem de pusulası!
“Deniz Kabuk Tuttu” şiir kitabınızın ismi oldukça metaforik. Bu isim nasıl ortaya çıktı?
Çocukluğumda başlayan, “Neden?” sorularının ilk cevaplarıydı aslında… “ Neden varız? Ben, ben olmasaydım kim olurdum? Benlik bilinci kalıtsal mıdır? Beni yaratan, benlik bilincimi neye göre bu bedene hissettirdi, neden ben?” gibi spiritüel ve felsefi sorular zihnimde harflere dönüşüyordu. En yakın şahidim, annem, sorularıma şaşkınlıkla bakar cevap veremezdi. Çünkü bu soruları sorduğumda yedi yaşımdaydım. Bir gün sahilde bulduğum bir deniz kabuğunun içinde rüzgâr sesi duymuştum. O zaman anlamıştım: Kabuklar da hafıza tutar. Bazen insan da çok uzun süre sustuğunda bir tür kabuk tutar. Bu kitap, içimde biriken suskunlukların kıyıya vurmuş hâli. Hem bazen kabuk tutmak iyileşmek değil, sadece sesini içinde saklamaktır…
“Denizin tuzu çekildi,
Kumsala uğramaz oldu,
Deniz kabuk tuttu, sen buralardan gittin gideli…”
Şiir yazarken duygularınızı mı, anılarınızı mı önceliyorsunuz?
Anılarımı duygularla hatırlıyorum; o yüzden ikisini birbirinden ayıramam ama şiir yazarken illa ki bir duygu baskın oluyor. Çünkü şiir, anıdan çok ruhun o anki frekansını dinlemekle ilgili. Mesela bir gece hilale bakıp onu farklı benzetmelerle şiire dökebiliyorum. Dirseğe benzetirim mesela,
“Gördüm, dirseğini dayamıştın göğe,
Dünyada tutunacak dal bulamayınca!”
Ya da siper edilmiş bir göğse,
“Göğsünü karanlığa siper etmiştin,
Kime karşı geliyordun acaba?”
Belki de dizlerinin üzerine düşmüş güçsüz birine…
Hangi şiiriniz sizin için hâlâ en özel olan?
Hepsi benim için çok özel. Aslında şiirin kendisinden çok, şiirde yürüdüğüm yol daha kıymetli benim için. Yazdığım her dize, benliğimle, varoluşumla ve içimde susturulamayan o neden ile temas eder. Irk artısı gibi, ruhun kâğıda bıraktığı izlerdir benim şiirlerim… Her biri bir sessizliğin yankısı, her biri içimde açılmış bir izlek…
“Herkes benliğini ararken,
Bulamama nedeni bu mu insanlığın?
Birbirimizin içinde mi saklıyız?”
+9 yaş grubuna hitap eden bir kitap yazmaya sizi ne yöneltti?
Anne olduktan sonra çocukların dünyasına daha derinden bakmaya başladım. Gördüm ki çocuklar çok şey hissediyor ama çoğu zaman ciddiye alınmıyorlar. Bu kitapta çocuklara bir dil alanı açmak istedim. Onların mizahını, dil oyunlarını, sorgulamalarını duyulsun istedim.
Ben, ilkokul dördüncü sınıfta Çocuk Hakları Kulübündeydim. Çocuklarla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini o zaman hissetmiştim. Kalbim beni küçük ayaklarımla Sokak Çocuklarını Koruma Derneği’ne götürmüştü. “Ben çocuklar için bir şeyler yapmak istiyorum!” diyerek içeri girmiştim. Şaşkın gözler bana çevrilmişti. Başkan “Ama sen daha çocuksun…” diyebilmişti. İkna etmiştim, beni fahri üye yapmışlardı. Artık çocuk halimle çocuklara yardım edebilecektim. O yaştaki fikirlerim, duygularım herkesi etkilemişti. Bir gün derneğe, “Neden derneğin adı, Sokak Çocuklarını Koruma Derneği?” demiştim. Çünkü çocuklara yardım edilirken onlara sokak çocuğu demek üzebilir, demiştim. İnanır mısınız, derneğin adı “Korunmaya Muhtaç Çocukları Koruma Derneği” olarak değiştirildi. +9 yaş için yazdığım Laga Luga Günlüklerinde bu olaydan da bahsettim, aslında içinde biraz da ben var!
Ayrıca, büyümek çocukların değil, büyüklerin kaldıramadığı bir süreçtir. Süreçlerin farkındalığı kâğıda dökülmeliydi. Çocukken büyük, şimdi ise hem çocuk hem de yetişkin gibi hissediyorum.
“Çocuk edebiyatında olmayan bir tarza parmak bastınız” ifadesiyle ne anlatmak istediniz?
Görülmeyen yaşlar, bir toplumun aynaya bakmaktan korktuğu yıllardır. Görünmeyen bir yaş aralığı, bazen bir neslin sessizliğine dönüşür! Laga Luga Günlükleri kitabımı yazarken fark ettim ki, çocuk edebiyatında çoğunlukla ya çok küçük yaş grubuna hitap ediliyor ya da ergenlik sonrası gençlik romanlarına geçiliyor. Oysa dokuz yaş ve üzeri, yani adölesan dönemin eşiğindeki çocuklar, ne çocuk kalabilen ne de tam anlamıyla “büyümüş” sayılan bir evrede. Bu geçiş dönemine özgü duygular, mizah, öfke, kafa karışıklığı ya da sessizlik, genellikle göz ardı ediliyor. Ben o aralıkta bir kapı açmak istedim.
Bu yaş grubunun iç dünyasına, kendi dillerini ve ritimlerini bozmadan yaklaşan çok fazla yerli örnek yok. Dolayısıyla evet, şimdiye kadar çocuk edebiyatında bu noktaya yeterince parmak basılmadığını söyleme cesaretim var. “Laga Luga Günlükleri” biraz da bu boşluğa atılmış bir ses, bir çakıl taşı gibi.
Laga Luga Günlükleri’nde çocuklara hangi duyguyu ya da mesajı vermek istediniz?
Sorgulama hakkını. Kendi kelimesini arama cesaretini. Biraz da şunu: Bazen “Laga Luga” gibi görünen şeylerin içinde en sahici duygular saklıdır.
Bir çocuğun sesi, çoğu zaman “Laga Luga” diye geçiştirilir. Oysa ben biliyorum ki, en büyük hakikatler bazen en hafifmiş gibi görünen kelimelerin içine gizlenir. Bu kitapla çocuklara şunu fısıldamak istedim:
“Sözün büyüğü, yaşla değil yürekle ölçülür.”
Sorgulama haklarını savunmalarını, yardımlaşmayı, birbirlerini anlamalarının değerini, kendi kelimelerini korkmadan kurmalarını ve hiçbir ‘şey’e dönüşmeden önce ‘bir’ şey olmaya cesaret etmelerini istedim. Çünkü büyümek, unutmamakla başlar… Ve ben, onların hafızasına saygı duyarak yazdım bu kitabı.
İkiz çocuk sahibi olmak yazı disiplininizi nasıl etkiliyor?
Yazı disiplinim daraldı ama derinleşti. Artık zaman lüksüm yok. Vakit daralınca kelimeler kararır ama özü daha koyu çıkar. Beş dakikayı bile değerlendiriyorum. Aynı zamanda çocuklarım bana bambaşka hikâyeler öğretiyor. “Laga Luga Günlükleri” kitabımın ismi de iki yaşındaki Arkas oğlumun ağzından çıkan “Laga luga” kelimesinden türedi ve beni ortaokul yıllarıma taşıdı, kitaba böylece isminden başlamıştım. Onlar sayesinde kurgu değil, hakikat konuşuyor kalemim. İkizler bana yazma değil, yaşama disiplinini öğretti. Yazmak artık bir iş değil, bir ihtiyaç benim için. Tıpkı uykusuz bir gecede çocuklar uyuduğunda nefes almak gibi: kısa ama hayatta kalmak için şart.
Öğrendim ki, yazmak bazen sessizlikte değil, en çok kakafoni içindeyken kristalleşiyor. Belki de bu özelliğim tiyatro geçmişimden kaynaklanıyor, lise yıllarımda İskenderun Şehir Tiyatrosunda yer aldım. Gürültü içinde iç monologlarım önce bedenime sonra da sayfalara büküldü.
Şiir, roman ve çocuk kitabı… Üç farklı tür. Her bir türde sizi en çok zorlayan ve en çok besleyen şey ne oldu?
Evet, üç farklı türde yazmak… Farklı türlerde yazmak, aynı hikâyeyi üç ayrı rüyada görmek gibidir. Zorluklarına gelecek olursak, hepsi zor. Şiir zor çünkü içten içe kanıyor. Roman zor çünkü bir ömrü inşa ediyorsunuz. Çocuk kitabı zor çünkü bir çocuğun yüreğine zarar vermeden gerçeği anlatmak cesaret ister. En güzel kısmı nedir biliyor musunuz, her biri de bana başka bir dil, başka bir cesaret kattı.
Beni en çok zorlayan da en çok besleyen de budur:
Şiirde incelmek, romanda katmanlanmak, çocuk kitabında ise sadeleşerek derinleşmek.
Şu an yazmakta olduğunuz yeni bir kitap var mı? Bizi neler bekliyor?
Evet, yazı masamın üzerinde iki ayrı ses var şu anda. Biri içsel bir yolculuğa dair! Roman sadece iki kişi ile ilerliyor. Bu konuda ilk olabilir. Gerek işleyiş açısından gerekse konu! Benliği irdeleyen romanım “Sadece Kaybolanlar Eve Dönebilir” çok yakında yayımlanabilir.
Diğeri ise daha büyük, daha geniş bir alana dokunuyor. Şu an konuşmam yasak ama şunu söyleyebilirim: Bu defa kelimeler yalnız bireyi değil, daha büyük yapıların gölgesini de sorguluyor. Belki de ilk kez yalnızca bir hikâye değil, bazı gerçeklikler üzerine düşünmeye çağıran bir şey yazıyorum. Yazması zor, taşıması ağır ama gerektiğini hissettiren türden, henüz bitmedi… Yayımlanma süreci ise sıradan olmayacak gibi görünüyor.
Konu o kadar evrensel ve sarsıcı ki, bazı ülkelerin temsilcileriyle, kimi resmi, kimi bireysel düzeyde, fikir alışverişlerinde bulundum.
Kimi “hayır” diyemedi, kimi sadece sustu… Ama çoğu, unutulmuş bazı gerçekleri hatırladı. Bu kitap, dünya için yazılıyor. Uluslararası ödül alabilecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum.
Yayımlanması zaman alabilir, bazı etik ve prosedürel değerlendirmelere tabi tutulabilir. Ama vakti geldiğinde, okurla buluşacaktır.
Kaptanlık, annelik ve yazarlık arasında kimliğinizi en çok tanımlayan hangisi?
Kaptanlık bana dışarının haritasını verdi, annelik içimin aynasını… Ama yazarlık, hem haritayı hem aynayı ateşe verip külleriyle kendime yeni bir yüz çizmeyi öğretti.
Yazmak, sadece görmek değil; görünmeyenin yankısını taşımaktır. Kaptanken yolları seçtim, anne olunca yönsüzlüğü sevdim. Yazar olduğumda anladım ki, rotasızlık bir kaybolma değil, derinleşme biçimidir. Ben yazarlıkta kimlik bulmadım, kimliksizliğin içindeki çoğulluğu gördüm çünkü yazmak, tekil bir benliğe değil, sürekli çatallanan bir varoluşa aittir. Bir gemiyi limana ulaştırabilirsin, bir çocuğu hayata taşıyabilirsin… Ama yazmak, seni senin bile varmadığın bir kıyıya çıkarır, orada artık adın yoktur; sadece sesin kalır.
Demem o ki beni tanımlayan kimlik, yazarlık. Çünkü anneliği ve kaptanlığı yazmadan taşıyamıyorum. Yazmak benim için bir denge, bir liman.
Genç yazarlara ve yazmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Birincisi: Çok okuyun. İkincisi: Süslemekten çok sadeleşmeye çalışın. Üçüncüsü: Kelimeyi sevmeden cümle kurulmaz. En önemlisi: Beklemeyi öğrenin. Yazmak acele işi değildir. Kalemi tutan el değil, vicdandır; yazmaya tam olarak oradan başlanır.
En çok tırnaklarınızı bileyin. Tırnaklarınızla geleceksiniz hayalinizi kurduğunuz sayfalara, parmaklarınız kanaya kanaya… Bekleyin dedim ama teri de soğumamalı güneşin, işinizi yarına bırakmayın…
Değerli Nesibe Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda yeni eserlerinizi de okuyabilmek dileğiyle…
Ben teşekkür ederim.
Sorularınız, yalnızca bir röportaj değil, içsel bir arkeoloji çalışmasıydı. Her yanıt, zihnimdeki gömülü katmanlara dokundu.
Ben yazıya bir anlatma biçimi olarak değil, varoluşla hesaplaşma alanı olarak bakıyorum. Çünkü insan, bazen en çok sustuğu yerden duyulur.
Edebiyatı bir lüks değil, yaşamsal bir zorunluluk olarak görüyorum.
Kimi zaman sarkık bir kirpikten düşen yağmur, kimi zaman bir çocuğun sesiyle yankılanan boşluk…
Yazmak, sadece kelimeleri değil, vicdanı da hizaya sokma gayretidir.
Kelimeler, yalnızlıktan değil, dünyaya karşı duyulan derin bir sorumluluktan doğar. Bu sorumluluk, bazen bir dizenin ucunda, bazen bir çocuğun göz hizasında, bazen de bir halkın sessiz çığlığında görünür. En önemlisi de sizin yaptığınız gibi, röportaj sorularında görülmesi çok kıymetli.
Yeni kitaplarda, yeni zamanlarda, kelimelerin susturulamadığı yerlerde yeniden buluşmak dileğiyle…




















