TÜRK KLASİKLERİ – Ebru Oğuzhan Yeter
Ben Anadolu insanını, kendi insanımı anlatan hikâyeleri, romanları, anıları ve bu toprakların kokusunu taşıyan yazarları başka türlü seviyorum.
Bu yüzden bazı kitapları dönüp dönüp yeniden okuyor, her satırda hem kendimi hem de memleketimi buluyorum. Sayfalara her dokunuşumda, Anadolu’nun o hiç değişmeyen talihine bir kez daha şahitlik ediyorum. Zaman akıyor; şehirler, yollar, hayatlar ve teknolojiler değişiyor, modernleştiğimizi sanıyoruz. Oysa insanımıza ve sosyal hayatımıza biraz daha derinden baktığımızda, bazı kadim yaraların hâlâ kabuk bağlamadığını görmek içimi sızlatıyor. Kadınlarımızın omuzlarındaki yük ve uğradıkları haksızlıklar azalmıyor. Güçlünün gölgesine sığınanlar yine kazanırken, gariban bu dünyada bir gün yüzü göremeden göçüp gidiyor.
Cenneti vaat edenlerin, kitlelere sessiz sedasız bir cehennem hayatı yaşattığı dönemlerden geçiyoruz. Yoksulluk, çaresizlik, adaletsizlik ve eşitsizlik sadece maske değiştiriyor ama hayatımızdaki varlığını inatla sürdürüyor.
İşte tam da bu yüzden Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’ta haykırdığı o saf adaleti, Mahmut Makal’ın Bizim Köy’de çıplaklığıyla yüzümüze vurduğu gerçeği, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri’ndeki eşsiz gözlem gücünü ve Fakir Baykurt’un toprağın bağrından kopardığı direniş öykülerini baş ucumdan ayıramıyorum.
Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu’nun ücra köşelerindeki aydınlanma mücadelesini, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ile önümüze koyduğu o sarsıcı köylü-aydın kopukluğunu, Kemal Tahir’in köyün ve köylünün derin devlet-toplum ilişkilerini irdeleyen güçlü kalemini ve elbette Çukurova’nın sıcağını, insanının destansı çilesini ve başkaldırısını yüreğimize işleyen Yaşar Kemal’i okumadan bu toprakları anlamak mümkün mü?
Bu kıymetli aydınlar yalnızca hikâyeler, romanlar yazmadılar; onlar memleketin ruhunu, Anadolu’nun sosyal yapısını, yoksulluğunu, umudunu ve bitmek bilmeyen adalet arayışını kağıda döktüler. Kurtuluş mücadelesinin o amansız günlerini, memleket sevgisini, güçlü karşısında ezilen ama yine de onurunu çiğnetmeyen insanı resmettiler.
Ben aslında insanı, yani bizi anlatan kitapları seviyorum. Edebiyatın en büyük gücünün de bu sahicilikte saklı olduğuna inanıyorum. Çünkü iyi edebiyat bize yalnızca yabancı hayatları anlatmaz, adeta bir ayna gibi bizi bize gösterir. Geçmişin aynasından bugüne baktırır, günlük telaşlar içinde unuttuklarımızı fısıldar ve ısrarla görmezden geldiğimiz o derin yaralarla yüzleştirir.
Aşkla, yürekten ve pürüzsüz bir duyguyla yazılmış, kimi zaman içimizi paramparça eden bu eserler bizim toplumsal hafızamızdır. Onlarda sadece edebi bir metin değil; kendi insanımızın çığlığını, kendi memleketimizin gerçeğini ve bizzat kendi hikâyemizi buluyoruz. Bu yüzden bu hazineyi korumak, okumak ve gelecek kuşakların zihnine kazımak hepimizin boynunun borcudur.
Unutmayalım ki bir ülkenin hafızası yalnızca soğuk tarih kitaplarında değil; insanının acısını, umudunu ve hayallerini nakış gibi işleyen edebiyatında saklıdır. Belki de bu sararmış sayfalara her sıkıştığımda yeniden dönmemin asıl sebebi budur: Anadolu’ya ve insanıma daha net, daha şefkatli bir gözle bakabilmek. Dönüşen dünyanın içinde köklerimizi, her şeye rağmen değişmeyen o özü yakalamak. Ve bütün o yoklukların, acıların arasında bizi insan kılan vicdan gibi, merhamet gibi duyguların hâlâ capcanlı yaşadığını hissetmek.
Türk klasikleri benim için tozlu raflarda kalmış geçmiş zaman masalları değil, sahafların raflarından, bit pazarlarından alınıp yeniden dokunarak nefes aldırdığımız, okuyarak andığımız kahramanlara ve yazarlarına olan saygıdır.
Türk klasikleri nefes alan bir memleketin hafızasıdır. Yüzümüzü bize çeviren ve kim olduğumuzu hatırlatan bu “eski” kitaplara, nereden geldiğimizi unutmamak için sıkı sıkıya sarılmalıyız.
Ebru Oğuzhan Yeter























