Nâzım Hikmet, sürgün yıllarının hâli melâlini anlatan “ Karımın İstanbul’dan Yazdığı Mektup “ şiirinin bir bölümünde şunları der, Lâtin Amerika halklarının diktatörlerin baskısı ve zulmü altında geçen kanlı tarihlerini aktararak;
Paraguay halk türkülerini çaldı radyo.
Bunlar dikenli bir yaprağın üzerine
aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış.
Acıda, umutluda…
Bayıldım Paraguay türkülerine…
*
Yıllar önce, ailelerinden yurtlarından koparılıp, henüz bâkir Amerika topraklarına köle olarak taşınan Afro-Arap halklarının vatanı Zanzibar’daydım. Kerpiç evlerin küçücük pencerelerinden Taarab nağmeleri yükseliyordu, utangaç, sakin, fısıldaşırcasına.
Taarab, tüm dünyanın köle ticareti merkezi olan Zanzibar ve diğer Afro-Arap halklarının geçmiş ıstıraplarını anlatırken insanın içini hüzünle dolduran müzik. Arap Yarımadası ve Hindistan göçleri ile taşınan ezgiler Afrika ritmi ile bezenince muhteşem Taarab’lar doğuyor zulüm topraklarında.
Öyle ki, FreddyMercury’nin doğduğu evin sokağında bile rock müzik değil, yaradan sızan incecik kan gibi Taarab müziği yansıyordu Unguja’nın daracık sokaklarında.
*
SalifKeita, albino hastası bir dâhi. Albino, cilt, göz ve saçlarda melanin yokluğundan doğan bir hastalık. Atlantik Okyanusu’na ulaşamamanın bedelini, derin bir izolasyon ve Fransız sömürü ve zulmü ile ödüyor doğduğu vatanı Mali. SalifKeita, bu kara kurak topraklarda, göstermelik bir İmparatorun torunu olarak doğuyor. Şimdilerde 70 yaşında.
Yüzyıllardan beri Albino hastalarının uğursuz olduklarına ve öldürülmeleri gerektiğine inanan ilkellik, Mali’de diz boyu olduğu için, ailesi Keita’yı izole bir yaşama mahkûm ediyor. Bu acı yıllarında tek arkadaşı kitaplar ve müzik oluyor. Gençliğe adım attığı yıllarda, şarkı söyleme isteği, aşağı sınıflara aittir diyerek reddediliyor ailesi tarafından.
Birgün, başkentin yolunu tutuyor tüm geçmişini ve ailesini terk ederek. Yıllar sonra tüm dünyanın hayranlıkla dinlediği SalifKeita’nın adı yankılanıyor her yerde. Sesi, tüm dünyaya coğrafyasının ve kendisinin kadersizliğini haykırıyor.
Giderek, tüm dünyanın ortak kültür elçisi oluyor ve halkların hafıza dağarcığına “ Folon “, “ Yamore “ ve “ Madan “ gibi unutulmaz şarkılar hediye ediyor. Anayurdunun geçmişini anlatıyor aslında Keita, zira JorgeAmado’nun dediği gibi; “ çocukluk insanın anayurdudur.”
*
Anadolu’m benim, her zaman gözü yaşlı, boynu bükük Anadolu’m, vatanım benim. Neşet Ertaş, sahne alırken arkasında vokal istemediği için eleştiriliyordu. Şimdi anlıyorum, Anadolu’nun kültürünü, trajedisini tek başıma yansıtacak birikimdeyim demekmiş bu tavır.
Aynı gökyüzünün altında, benzer kederle yaşayan, üşüdükçe hayatlarını yakan halkların türküleri, hep dikenli bir yaprağın üzerine yazılıyor. Aşk ile, insan teri ve kanı ile, acı ve umut ile…
Sait Faik hınzırca fısıldıyor bir köşeden; “ Yaşamın iç zenginliğinde umut vardır. “






















