İçinde, yakın çevresinde yer almadan yaptığınız gözlemleriniz sizi yanıltabilir. Gözümüze her naslsa ilişen o çevremizdeki yaşantı, hiç de gözümüze hoş göründüğü gibi değil. Ben, işin iç yüzüün öyle olmadığını biliyorum da, sizler de bilir misiniz acaba, o konuda pek emin değilim.
İnekler tek tek ya da küçük sürüler halinde; koyunlar, keçiler, ise çoğunluk sürüler olarak orada burada otluyor; tavuklar da hane çevrelerinin her bir yerinde eşinip, gezinip duruyorlardır. Gözümüze hep böyle görünürler.
Bir-iki örnek vererek konunun açılımına geçeyim.
Yayladaki ovamızda sabahları yürüyüşe çıktığımda, ürünü alınmış, o benim de yürüyüşe çıktığım ovaya, ağıllarından salınan koyunların, peşlerinden her birini telef edip canını alı vercekmiş bir canavardan(!) kaçarcasına koşuşturduklarına tanık olup şaşırmıştım. Küçük koyun sürüsünün koşuşturması da bayağı bir ilginçti; en önde, iri yapılı olanlar başı çekiyorlardı. Arkalarında da iriliklerine göre sıralanmış diğerleri koşuşturuyorlardı. Yanımda yöremde yalnızca onların hareketliliği olunca onlardan bir süre gözlerimi ayıramamıştım. En arkadan gelerek koşuşturanların ise diğerleri koşuşturduğu için onlar da sürünün hareketine içgüdüsel olarak uyuyor olmalıydılar. Çünkü onlar bayağı bir güçsüz, zayıf görünüyorlardı.
Sabah yürüyüşüm dönüşü, bahçedeki kahvaltı masamızda, yöre insanı olan ev sahibemize konuyu açıp koyunların, durduk yerde, neden koşuşturduklarını sordum. Ev sahibemiz, gülerek, “Onlar,” dedi, “ovada bulunan elmalardan yere düşenlerini yemek için koşuşturuyorlardır.”
Bir başka gün de, asfalt yol boyunca yürüdüm. Kendime de yol kıyısında yer alan tek bir pınarın orasını ölçü olarak belirledim. Orada sığır sürüleri kendilerince otlayıp yayılıyorlardı. Hedef belirlediğim pınarın oraya vardığımda sığır sürüsü yanım sıra geçip gidiyorlardı. Birkaçı da geride, pınarın başında kalmışlardı. Pınarın aharına(!) bayağı bir baktım. Hiç su kalmamıştı. Bütün suyu sığırlar içip tüketmişlerdi. Geride kalanlar ise aharın dibindeki suyu, içmek şöyle dursun, ıslaklığı yalıyorlardı. Birisi de pınarın plastik borusundan akan suyu içmeye çabalıyordu. Demek oluyor ki, o tek pınarın suyu, yaylıma salınmış sığırlara yetmiyordu. Zaten onca sığır, koyun, keçi sürüleri her gün aynı yerde otlamaya bırakıldıklarından ne bulup da yiyiyorlardı; orası da ayrı bir sorun boyutuydu. Bir gün, ya da günler öncesi, yemekten uzak kalınmış otlar bulunup yeniliyordu işte.
Birinde de, çayır komşum olan kişi, birkaç dönümlük çayırına küçük bir sığır sürüsünü salıp beş kilometre ötedeki köyüne başını alıp gitmişti. O küçük sığır sürüsü o sınırlı alanda ot namına ne varsa yiyip bitirmişlerdi. Öyle ki, sonunda, salındıkları o çayırı, berberde birinin iyice kazınmış başına benzetmişlerdi. Sığır sahibi nice sonra çıkıp gelerek sığırlarını alıp gitmişti de ben de o hayvanlar adına sevinivermiştim.
Bir de tavuklar, horozlar konusu var. Onlar, her gün kümeslerinden ortalığa salınıyorlar. İyi, hoş. Ne var ki, onca hayvan aynı yerdeler. Yiyecek olarak ortalığı iyice tarıyorlar. Tek bel bağladıkları gübre yığınları. Çağırda yiyecek bulmaları sınırlı bir olasılık. Toplanmayan ham üzümlere ulaşmayı deniyorlar. Eğri duran bir uzun gövde üzerinde durmayı nice denemeden sonra başarıyorlar. Bir güzel üzüm salkımlarına dadanıyorlar. O sıra dengede drmaya çalışmaları bize bayağı eğlenceli geliyor.
Ağaçlar altnda yaptığımız kahvaltımızda ise, tavuklar, horozlar, Amazon’daki Piranha balıkları gibi oluyorlar; size şaka gibi gelir; elimizdeki, soframızdaki, yiyeceklerimize atılıyorlar. Biz de elimize sopa alıp öyle oturuyoruz. Günlük bir sahan yem onlara verilse de hayvanlar hep aç. Artık sevimli o sevimli horozumuza avucumuzda bir şeyler vermeden kahvaltımızı bitirmiyoru. Öyle incitmeden elimizdekileri alıyor ki bizi şaşırtıyor. Tavuklar onun gibi değiller; elimizi, avucumuzu gagalıyarak verdiklerimizi alıp hışımla kaçıyorlar. O kadarıyla da kalmıyorlar; sofra üzerine atlayıp elimizdeki koca ekmek parçalarını bile alıp kaçabiliyorlar. Ekmek parçaını kaptıran da elbet gülünç oluyor. Son olarak ev sahibemizin taşımakta olduğu tablası üzerindeki bütün ekmeyi alıp kaçmayı da denediler. Biz de gülüşmeden edemedik. Gülünesi hallerde birbirmizi geçiyoruz anlayacağınız!
Dahası da var; üç metreyi aşan yüksek tel örgü arkasındaki keçi sürüleri bile güvende değil. Öte başta, ormann kıyısında bulunan sürü sahibi komşularımız, uğradıkları zarar sonrası bayağı bir dertlenip kızmışlardı. Sürülerine, gece, canavar dedikleri kurt ya da çakal girip birkaç hayvanı birden telef edivermiş. Sürü ağıllarının yüksek telörgüsünü, canavar engel olarak tınmamış bile.
Kırsaldaki açlık, susuzluk dediğim, işte yukarıda dile getirdiklerim gibi. Kişilerin sorununa sonra yine değiniriz. Bu benim değindiklerim hayvanlarınkisi…
Umarım bu değindiklerim ilginizi çekmiştir.
İyi haftalar…
Davut D. Fen






















