Teknolojinin ve iletişim çağının nimetlerinden yararlanmak çok güzel. Geçen akşam, 5 yaşındaki torunum, İstanbul’dan, cep telefonu ile gönderdiği fotoğrafla sevindirdi, mutlu etti beni. Kar yağdığı gece, kardan bir civciv yapmış, annesinin cep telefonundan fotoğrafını göndermiş.
Dünyanın dört yanından, misafirleri olduğum, misafir ettiğim dostlarımla her gece bağ kurmak, ürettiklerimizi paylaşmak çok hoş.
Ne var ki; özellikle, kablosuz sistemlerin, iletişim dalgalarının, yüksek frekans dalgaları ile kurulan şebekelerin insan üzerindeki etkileri henüz tam anlaşılamamış ( bence insanlardan saklanmış ) olsa da, üzerimizdeki olumsuz etkilerini hissediyoruz. Unutkanlıkların, yayılan hastalıkların bu sistemlerden kaynaklandığını inkâr etmek mümkün değil.
Üstelik, bu etkilerden kaçmanın imkanı ve yolu da yok. Uzayda dolaşan uydulardan, en ücra köyün tepesindeki baz istasyonuna kadar, bitmez tükenmez radyasyonlar her gün, her saat bizleri delik deşik ederek, vücudumuzdan, beynimizden geçerek gidiyor.
Teknolojiden uzak kalmak mümkün mü? Dört yıl önceki anılarım düştü aklıma;
Ürdün’ün, bir çölünde, Wadi Rum’da bir Bedevi çadırında konaklamıştım. Dilsiz rehber, iletişim kurmamızı sorunlu hale getirmiş olsa da, akşam yemeğinde yaptığı mansaf ile çok sevdirmişti kendini. Mansaf, bizim kuyu kebabı. Toprağın içine açılan küçük bir kuyunun dibinde yakılan ateş kor hale gelince; içine, et, tavuk, patates, sebze dolu, dairesel raflardan oluşmuş bir ızgara sarkıtılıp, üzeri, bir kapakla kapatılıyor. Sıvanan çamurdan oluşan kapak, bir süre sonra kırılıyor ve neredeyse koca bir çölü işgal edecek, enfes bir koku kaplıyor ortalığı.
Derken, hava kararıyor, yemeğin rehavetinden olsa gerek, henüz soğumamış çölün kızıl kumlarına uzanıyorum, gözlerim yıldızlarda. Elli kilometre uzakta en yakın yerleşim. Elektrik yok, telefon şebekesi yok, beton bina yok, bizim Bedevî çadırından başka hiçbir şey yok kısacası., medeniyeti hatırlatan hiçbir şey yok bu gece. Yıldızlar, tertemiz gökyüzünde öyle yakın görünüyorlar ki; hayranlıkla izliyorum uzandığım yerden.
Paulo Coelho’nun Simyacı isimli kitabı geliyor aklıma. Ne diyordu Simyacı, yanındaki gence, eşkiyalar tarafından soyuldukları zaman; “ Üzerinde yaşadığımız dünya, bizim daha iyi ya da daha kötü olmamıza göre, daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Aşk’ın gücü işte burada işe karışır, çünkü sevdiğimiz zaman, olduğumuzdan daha iyi olmak isteriz. “
Wadi Rum’a Ay Vadisi de deniliyor. Binlerce yıl boyunca, rüzgâr ve yağmurların oluşturduğu erozyon, kızıl kumların ve devasa kayaların arasında, başka âlemlerde bulunuyormuş hissi veriyor. Gündüz kırk dereceyi bulan ısı, gece boyunca on dereceye düşmeye başlıyor.
Uzandığım ılık kumlar, saatler sonra, soğuyor, ürpertiyor. Bedevi çadırında, kirden simsiyah olmuş ve kovaladığım halde, bir kedinin sürekli uyukladığı yatağıma el fenerimin ışığında çarşaf ve yastık kılıfımı hazırlayarak uzanıyorum kör karanlığın içine.
Yanımdaki yataklarda, birlikte geldiğimiz Makedon asıllı Lilly ve Avustralya’lı Loraine ve kocası çoktan uykunun dünyasına çekilmişler bile. Aklıma cep telefonum geliyor, kapatmayı düşünüyorum, ama üşeniyorum, karanlıkta sırt çantamın içinde arayıp bulmak zor geliyor. Hem; nasıl olsa burada telefonlar çekmiyor diyerek, ben de uykunun derinliğine sığınıyorum.
Rüya olmalı diyorum ama, değil. Gecenin en münasebetsiz bir saatinde, cep telefonuma mesaj gelmiş, giderek yükselen sesi ile çölün sessizliğine inat inletiyor ortalığı. Yastığımın altından feneri çıkarıp, panik içinde sırt çantamı karıştırmaya başlıyorum. Asırlar sonra, soğuk metal geliyor elime, susturuyorum. Loraine, kafasını kaldırmış, uykulu ve şaşkın gözlerle olan biteni anlamaya çalışıyor. Özür diliyorum fısıldayarak, yatağın içinde kayboluyor.
Sarsılıyorum. Bu gece, insan tahribatından, teknolojiden, medeniyetten uzak bir cennet bulduğuma inanmıştım. Yalanmış. Bir gecelik mutluluğu bile çok gören telefon mesajı, târumar ediyor sevincimi.
Mesaj içeriği hiç de önemli değildi, önemli olan, dünyada sığınacağım bakir bir köşe kalmadığını anlamış olmamdı.
Bir yandan, teknoloji ile insanlığın temel sorunlarının giderilmesi için dualar ediyor; bir yandan da kadîm Veda bilgelerinin bir sözünü terennüm ediyorum, uykunun temizliğine sığınmadan önce;
“ Umut; doğa’nın bize verdiği hayatta kalma kuvvetidir. “
- Varoluş’un eşsiz güzelliğini, farkındalığını geri getirecek yeni yıllar diliyorum…
Köşe Yazarı: Metin Denizmen




















