SAVAŞLAR VE TRAVMALAR
Üç yıl önce Slovenya, Hırvatistan ve Bosna Hersek’ten sonra, Montenegro ( Karadağ )’ a gitmek üzere yine sabahın köründe bindiğim, otobüs Adriyatik Denizi’nin harika sahillerindeki Kotor’a ulaştırdı.
Yüksek sezon nedeni ile hemen her yerin dolu olduğu Kotor’un, üstelik tam tarihi merkezinde kalmakta inat ediyor, yüksek taş duvarların gölgesinde yürüyorum, kalacağım bir yer bulabilme umuduyla. 17. yüzyılda yapılmış Pima Palace’in hemen yanında iki yüz senelik bir evin yaşlı sahibesinin kapısını çalıyorum, kabul ediyor. Gösterdiği odaya yerleşip, salona döndüğümde, elindeki tepside nane likörü ve kahve fincanı ile beni bekler buluyorum. “ Türkska Kafa “ diyerek, bizim kültür mirasımız Türk kahvesini ikram ediyor. Vukosava, belki seksen yaşlarında, Sırp asıllı iri yarı bir kadın.
Kaldığım süre içerisinde, küçücük evin salonunda yatan Vukosava ( muhtemelen yatağını bana kiralamış, koltuk üzerinde yatıyordu ), sabahları sesimi duyar duymaz, kendi deyişi ile Türkska Kafa ( Türk Kahvesi ) ve nane likörü ikram etmeye devam etti. Akşamları, salondaki antika ceviz masada, gezi notlarımı yazıp, yanımdaki Nikşiçko biralarını içerken, önüme likör şişesi ve yaldızlı kadehi uzatıyor, ısrarla likör içmemi istiyor, reddedince yüzünü asıyor, bu nedenle de ikramını ilgisiz bırakamıyordum.
Üzerinde nazarlık bulunan bir anahtarlık verdim kendisine, karşılık olarak. Kelimenin tam anlamıyla çıldırdı, ayağa fırlayıp, ustaca vals yapmaya başladı salon boyunca. Bazen ara veriyor, bir beni bir anahtarlığı öpüyordu. Yoruldu, nefes nefese, köşede gıcırdayan koltuğuna uzanarak, Sırp Televizyonunu izlemeye başladı.
Son gecemdi Kotor’da. Yazılarım bitmişti. Vukosava elinde yaldızlı likör kadehi ile geldi karşıma oturdu yine. İtirazıma rağmen, benim bardağımı da doldurdu. Günlerdir, gecelerdir konuşuyorduk, ama, sadece vücut diliyle. O, Sırp – Hırvat karışımı Montenegro dilini konuşuyor, ben tek kelime anlamıyordum, ama; neticede anlıyorduk birbirimizi. Vukosava, tiyatro eğitimi görmüşçesine, yüz ifadeleri, el kol hareketleri ile konuşmaya başladı. Çok geçmedi aradan, gözleri dolmuş, ağlıyordu.
Kocasını, iki oğlunu ve en son torununu nesiller boyu bitmeyen savaşlarda kaybetmiş. En son ve ağır darbe, Kosova Savaşı’nda, torununun öldürülmesi ile gelmiş. Arnavut milliyetçilerinin kurduğu Kosova Kurtuluş Ordusu ( UÇK ) gerillaları tarafından bir ormanda kıstırılıp yok edilmiş silah arkadaşları ile. Yorgun kalbi, torununun acısına dayanamamış, geçirdiği ruhsal travma sonrası, uzun yıllar Belgrad’da, akıl hastanesinde tedavi görmüş. O yıllardan sonra yarı-deli oldum demek istiyordu, elini başının üzerinde sallarken. Şişenin dibindeki son damlaları paylaşırken, kendince, düşmanlıklara, savaşlara ver yansın ediyordu, heyecanlanmış, nefes nefese kalmıştı.
Biraz dinlendi ve Lili Marleen şarkısını söylemeye başladı. Yorulmuştu, üzerine pikeyi çekerek yıpranmış koltuğuna uzandı ve uyku âlemine çekildi. Sessizce, lambayı söndürerek, odama girdim.



















