NEPAL DEPREMİNİN HATIRLATTIKLARI
NEPAL / ( KATMANDU – POKHARA ). Katmandu’da soğuklar hüküm sürüyor. 4 dolara anlaştığım hosteldeki odama çantalarımı bırakıp, gecenin sessizliğinin çöktüğü, yanan sobaların dumanı ile kentin meşhur kirliliğinin daha da arttığı sokaklarında ilk keşfe çıkıyorum. Sokaklarda levha, binalarda numara, caddelerde genel aydınlatma yok. Soğuk içime işlemeye başlayınca, buzhaneden farksız ucuz odama dönmeden önce, izbe bir lokantada geleneksel Nepal rakısı “ rakshi “, mercimek yemeği “ dhal “ ve sert bir Nepal çayı içerek ısınma gayretindeyim.
Katmandu denizden 1300 metre yükseklikte. Ayazı da öyle hayli yüksek. Titreyerek geçen bir gecenin sabahında, sırt çantamda ne varsa üzerime giyerek Durbar Meydanına geliyorum. Yaklaşık 5 TL. ödeyerek, kentin tarihi dokusunu gezebilmek için, üç gün geçerli ziyaretçi kartı nice prosedürden sonra pasaportumun arasında yerini alıyor. Bu topraklarda Hinduizm hüküm sürmekte. Az sonra, Paşupatinath tapınağının avlusunda bir ölü yakma töreni ile karşılaşacağım ve kuru dalların dumanına karışmış et kokusunu şaşkın bir rüzgar genzime doldurup, beni kusma kertesine getirecek.
Batının erotizmle özdeşleştirdiği fallus ve vajina, Hinduizm’in Yaradılış ve bereketi simgeleyen kutsal simgeleri ve her tapınakta bol bol karşılaşılıyor. Gün boyu, Katmandu’nun gezilesi yerlerinden çoğunu geziyor ve kendinden geçmiş saduların “ om mani padme hum “ mantrasının mırıltıları arasında dermanım tükenmiş halde ilk günümü bitiriyorum.
Bakhtabur, 1934 yılındaki depremde yerle bir olmuş, Katmandu bu konuda şanslı, zira, onlarca tarihi eser tüm diriliği ile ayakta. Gün boyu yağan yağmurdan, sırt çantamın, yürüyüş ayakkabılarımın içi su doldu, fotoğraf makinemin lensi buhar oldu, fotoğraf çekemez oldum. Üzerimdeki polar mont, ıslanınca zırhlı elbise gibi ağırlaştı. Sakyapa Gompa Manastırına sığınıyorum insafsız yağmurdan, yere uzanmış genç bir kadının yanındaki adam, elindeki cımbız ile kadının saçındaki bitleri ayıklıyor.
Isınmak için, Nepal’li işçilerin rağbet ettiği izbe lokantalarda mısır çorbası ve sütlü çaylar içiyorum sık sık ama yine de soğuktan titriyorum. Patan bölgesini gezmek için anlaştığım yerel rehber, iki gündür yağmurdan turistlerin otellerinden çıkamadığını, bu nedenle işlerin kesat olduğunu söylüyor . İki günde Katmandu ve civarının tümünü gezdiğimi söyleyince şaşırıyor.
Yağmurdan kurtulup, daha sıcak olacağı umuduyla 215 kilometre uzaktaki göl kenti Pokhara’ya gitmeye karar veriyorum. Son otobüs hareket etmiş, yazıhanedeki genç sırt çantamı kapıp otobüse koşmaya başlıyor ben de arkasından, neden sonra otobüsü yakalayıp nefes nefese biniyorum. İçerisi karanlık ve aşırı soğuk. Çok geçmeden önümdeki Japon kadın, “ bu cam kırık “ diye bağırmaya başlıyor ve karanlık kimsesiz yollara atıyor kendini, iniyor otobüsten.
Perdeler uçuştukça anlıyorum, çoğu camın kırık olduğunu. Otobüste tek yabancının ben olduğunu fark ediyorum, karşıdan gelen araçların farları içeride dolaştıkça. Her tarafım ıslak, üstümü değiştirmeye vaktim olmadı. El yordamı ile sırt çantamda bulduğum çoraplarla, ayağımdaki sırılsıklam çorapları değiştiriyor ve ayaklarımı tekrar ıslanmaması için poşet içine sokarak ayakkabılarımı giyiyorum. 215 kilometrelik yol, tam yedi saat sürecek ve sabaha karşı Pokhara’ya varabileceğim.
Üşümenin ötesinde iki büyük endişe kemiriyor içimi; halkın büyük çoğunluğunun desteklediği Mao’cu gerillalar ordu ile büyük savaş halinde, sık sık otobüslere baskın yaparak insanları kurşuna diziyorlar. Ya da, camları kırık, her tarafı gıcırdayan, ekmeğini çoktan yemiş Tata otobüs gecenin karanlığında uzayıp giden uçurumlardan birine savrulursa. Neyse; gece sabaha karşı ikide Pokhara’ya geldiğimi söylüyor muavin. Dışarıdaki soğuk, otobüsten beter, otel ararken dişlerim birbirine çarpıyor. Oteller zifiri karanlık, neredeyse gün ağarırken bir otel bekçisini uyandırmayı başarıyorum ve 5 dolara anlaşıp, yatağa girerek battaniyelerin altında büzülüyorum.
Uyku ısıtmış, dinçleştirmiş olmalı, keyifle kalkıyorum. Phwa Gölü’nün kıyısında, saçlarımdan çiğ taneleri dökülür, ağzımdan baca gibi buharlar çıkarken, gölün ayna gibi sularında, Himalaya Dağlarının, 7000 metre yüksekliğindeki Machapuchare zirvesinin muhteşem yansımasını izliyorum.
Beş gün önce, Nepal’de meydana gelen depremin ardından yayınlanan fotoğraflara kahrolarak bakarken, Nepal gezim esnasında yaşadıklarımı anımsadım. Çin ve Hindistan gibi iki dev ülkenin arasında sıkışıp kalmış, neredeyse yarı aç yarı tok yaşayan insanların, sefaletin yanında, güler yüzleri, inci gibi dişleri geldi hatırıma.
Katmandu 1934 depreminden şanslı çıktı demiştim. Son deprem yerle bir etti Şiva’nın ve Parvari’nin kutsal kentini. Beş bini aşkın kadersiz insan, kerpiç binaların enkazlarına gömüldü. Boudhnath tapınağının kutsal fil heykelleri ile dünyanın en büyük Budist tapınağı olan Swayambhunath’ın biçare insanları ile kutsal maymunları enkazların altında kucak kucağa can verdi.
Daracık sokakları, kutsal vajina figürleri ile donatılmış meydanları, evlerinin önündeki küçücük tezgahlarda bir şeyler satarak karnını doyurma derdindeki insanları, kahpece bir paylaşımın hüküm sürdüğü dünyadan gönüllerince yaşayamadan göçüp gittiler.
Batı, bunu da unutacak elbette, tüm felaketleri ustaca unuttuğu, unutturduğu gibi.
Ama; dünyanın refahı, çaresizlerin kurtuluşu, insanın iç dünyasını aydınlatan ışık hep Doğu’dan yükselecek…


















