NABOKOV
“ Ahlâksız bulunan kitabına, yazarı Nabokov’un cevabı; Öyle ise bu yoğun ilgi neden, ahlâksızlığa bu rağbet neden? “
Uzun bir rotaydı, her zamanki gibi. Faşizm ve Reel Komünizm’in göz diktiği topraklarda, katliamlar coğrafyasındaydım yirmi beş gündür. Lİtvanya’nın her kentinde, her köyünde bu iki ideolojinin bir türlü küllenmeyen acılarını, devasa alanları dolduran kurbanların mezarlarını dolaşıyordum.
Letonya’nın akıllara zarar doğal güzelliklerinin üzerindeki kan kokusu, görüştüğüm Letonlar’ın ifadelerine göre dağılmamıştı henüz. Beyaz Rusya, 1989 Glasnost’unu fark etmemiş görünen, Avrupa’nın son diktatörü Lukoşenko tarafından demir pençe ile yönetiliyordu. Estonya, huzur ve sükunetinin ardında, Kızıl Ordu’yu yerle bir eden Şarkı Devrimi ile uluslara, Sivil İtaatsizliğin onurlu yüzünü hatırlatıyordu hâlâ.
Estonya’da son iki gecemi Baltık Denizinde, Saarema Adasının huzur ve sessizliğinde geçirmiştim. Önümde dört buçuk saatlik bir yolum vardı, doyumsuz panoramalar eşliğinde Tallin’e varıyor, beni evinde konuk eden Regina’ya uğruyor, vedalaşarak sırt çantamı alıyor ve bu kez üç yüzyirmi kilometrelik bir otobüs yolculuğuna devam ediyorum, zaman yitirmeden.
Estonya ile Rusya Federasyonu sınırındaki Narva kasabasından, Finlandiya Körfezi’nin incisi Saint Petersburg’a uzanıyor yolum. Aydınlık bir gecenin sabahında varıyorum Deli Petro’nun kentine. Gece boyu, içinden geçtiğim Ortaçağ kentlerini izliyorum, Beyaz geceler hüküm sürüyor bu günlerde, gece yok, karanlık yok, ışığın hâkimiyetinde bu coğrafya şimdilerde.
Saint Petersburg’u anlatmama bilmem gerek var mı? Sömürgeci Rus Çarı Deli Petro, Avrupalılaşma arzuları neticesi, Finlandiya Körfezi’nde denizin doldurularak, insan emeği ile, yani, kan, işkence ve insan kemikleri üzerinde yükseldiği bir saltanat kenti.
O ölçüde de romantik, sevecen güzellikler barındıran, kırk iki ada, üç yüz elli sanat eseri köprüsü ile rüya gibi bir kuzey kenti.
Amacım; aykırı bir insanı anlatmak bu yazıda. Lolita kitabı ile kıyametler koparan yazar Nabokov ve ahlâksız nitelenen eserlerine gösterilen yoğun ilgiden söz edeceğim.
Vladimir Nabokov’un evi, şimdilerde müze olarak hizmet görüyor. St. İsak Katedrali’nin arka sokaklarından birinde kolayca buluyorum. Görevli bir genç, kibarca küçük bir salona alıyor ve yarım saat süreceğini söylediği bir video başlatıyor, yazarın yaşamını anlatan. Bazı eleştirmenlerin, dâhilikle delilik arasında gidip gelen bir yazar olarak değerlendirdiği Nabokov, 1899’da bu kentte doğmuş.
Amansız bir kelebek koleksiyoncusu. Duvarlarda, kısa pantalonu, elinde kepçesi ile kelebek kovalarken çekilmiş fotoğrafları asılı. Bir özelliği de anti-komünist oluşu, öyle ki, ABD’nin çirkin Vietnam Savaşında bile istilacı güçlerin yani kan, zulüm ve işkencenin yanında yer almış.
Gelmek istediğim, Nabokov’unLolita isimli kitabı. Ülkemizde de yayımlanan Lolita, çarpıcı şeyler anlatır. “ Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi “ cümlesi ile başlayan kitap yaşlı bir profesör ile oniki yaşındaki bir kızın tutkulu beraberliği üzerine kurgulanmış 1962 ve 1997 yıllarında iki kez beyaz perdeye uyarlanmış ve gişe rekorları kırmış.
Ahlâksız bulunan kitabına, yazarı Nabokov’un cevabı; Öyle ise bu yoğun ilgi neden, ahlâksızlığa bu rağbet neden?
Velhasıl, her şey insan beyninde ve vicdanında başlıyor. Karşılaştığımız tecavüzler, çocuk istismarları, tacizler; vicdanlarda bu eksen kayması, bu akıl tutulması ve ruhsal sapkınlıklar devam ettikçe, bizler de her haberle kahrolmaya devam edeceğiz.
En büyük adalet saraylarına değil, en gelişmiş akıl ve ruh sağlığı hastanelerine çok ihtiyacı var ülkemizin.




















