MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
KURALLARI ÇİĞNEYEREK YAZMAK:ÖZGÜRLÜĞÜN DİLBİLGİSİ
Bir kâğıdın önüne otur. Kalemi al. Bekle. İşte tam o anda başlar her şey. O sessizlikte, o boşlukta bir ses yükselir içinden: “Henüz hazır değilim.” Ya da daha kötüsü: “Yeterince iyi değilim.” Sonra bir başkası: “Cümle böyle kurulmaz.” Ve ardından hepsi birden, üst üste, bir koro halinde: kurallara uy, düzgün yaz, önce planla, sonra başla, ama önce hazırlan, ama önce öğren, ama önce… Ve o kâğıt hâlâ boş kalır. Bu sesin bir adı var: kural. Ama aslında başka bir şeyin maskesidir o ses. Korkunun.
Yazmayı öğrendiğimiz andan itibaren bize bir şey aşılandı: yazının doğru bir biçimi vardır. Özne, yüklem, nesne. Paragraf girişi, gelişme, sonuç. Başlık büyük harf, nokta cümle sonu, virgül nefes yeri. Okulda kırmızı kalemle işaretlendi yanlışlarımız. Defterlerimizin kenarına notlar düşüldü: dağınık, odaksız, tutarsız. Ve biz de içselleştirdik bunu. Yazmak, kurallara uymaktır diye düşündük. Güzel yazmak, hata yapmamaktır diye inandık. Yazabilmek ise ancak her şeyi öğrendikten sonra mümkündür diye kabul ettik. Oysa tam tersi doğrudur.
Dünyanın en büyük yazarlarının hiçbiri mükemmel bir ilk cümleyle başlamadı. Hemingway sayfaları çöpe attı. Woolf günlüklerine dağınık, yarım kalmış düşünceler döktü. Kafka’nın yazdıklarının büyük çoğunluğu yayımlanmamak üzere yazılmıştı; hatta ölmeden önce yakılmasını istedi onları. Yazmak, mükemmele ulaşma eylemi değildir. Yazmak, ham ve çirkin ve eksik olan o ilk sesi kağıda dökmektir. Geri kalanı zaten gelir. Ama önce o ilk cümle olmalı.
O ilk cümleyi yazamıyorsun çünkü onu aynı anda hem başlangıç hem sonuç olarak düşünüyorsun. Sanıyorsun ki ilk cümlen tüm yazının vaadini taşımalı; derinlikli, etkileyici, kalıcı olmalı. Hayır. İlk cümlen sadece şunu yapmalı: seni başlatmalı. “Bugün çok yorgunum” da olabilir. “Annem dün garip bir şey söyledi” de. “Şu anda elimdeki kalem tuhaf hissettiriyor” de. Önemli değil ne yazdığın. Önemli olan kalemin kâğıda değmesi. Çünkü o temas kurulduğunda bir şey kırılır içinde, bir kapı aralanır ve kelimeler sanki orada zaten bekliyormuş gibi akmaya başlar. Yazmaya başlayamayanların sorunu konu bulmak değil o ilk adımı atmaktır. O ilk adım, hep o kötü cümleyle atılır.
Peki ya kurallar? Onları tamamen yok mu sayacağız? Hayır. Ama önce onları tanımalısın ki ne zaman çiğneyeceğini bilesin. Kural, bir aracın kullanım kılavuzudur. Çekicin nasıl tutulacağını öğrenmek zorundasın, evet. Ama usta bir marangoz çekici bazen ters de tutar çünkü artık aleti tanır ve ne zaman alışılmışın dışına çıkması gerektiğini hisseder. Virginia Woolf cümleyi bitmez gibi uzatırdı. Hemingway bir cümleyi tek kelimeyle bitirir, durup giderdi. Sabahattin Ali konuşma diliyle yazardı, akademisyenlerin burnunu kıvırdığı bir şekilde. İşte tam da bu yüzden onların kelimeleri hâlâ yaşıyor. Kuralı çiğnemek başıbozukluk değildir bilinçli bir seçimdir. Seçim ancak bilinçle yapılır.
Ama şu an, tam bu noktada, sana şunu söylüyorum: başlangıç için o bilince ihtiyacın yok. Başlangıç için sadece şuna ihtiyacın var: izin. Kendine izin ver. Kötü yazma izni. Dağınık düşünme izni. Yarım bırakma izni. Mantıksız olma izni. Çünkü tüm büyük yazılar bu izinle başladı. Düzeltmek sonra gelir. Parlaklaştırmak sonra gelir. Kuralları öğrenmek, uygulamak, çiğnemek; hepsi sonra gelir. Önce o ses çıkmalı. Ham, kaba, işlenmemiş haliyle.
Yazmanın ilk taslağı sadece sana aittir. Kimse görmeyecek onu. Kimse yargılamayacak. O taslak senin ve kağıdın arasındaki gizli konuşmadır. Orada özne yanlış yerde olabilir. Orada bir paragraf ortada kalabilir. Orada bir duygu adı konmadan dolaşabilir. Tam orada, o dağınıklığın içinde, gerçek yazı gizlidir. Onu bulmak için kazıman gerekir. Ama kazıyabilmek için önce toprak olmalı ortada. O toprak, o ham ve korkusuz ilk taslak, kurallara aldırmadan yazılmış olan şey; işte özgürlüğün dilbilgisi odur.
Bir de şunu düşün: neden bu kadar korkuyorsun? Kâğıt seni yargılamaz. Kalem şikâyet etmez. Yazı masana oturup yazdıklarını okuyacak kimse yoktur, ta ki sen izin verene kadar. O halde o korku kime karşı? Çoğu zaman yanıt şaşırtıcı olur: kendine karşı. İçindeki en sert eleştirmen sen olduğun için, yazarken aynı anda hem yazar hem editör kesiliyorsun. Oysa bu iki rol aynı anda var olamaz. Biri konuşurken diğeri susmalıdır. Yazmak konuşmaktır; editörlük ise dinleyip düzeltmektir. Önce konuş. Sonra dinle. Sırayı karıştırdığında ikisi de yarım kalır.
Belki de en büyük yalan şu: iyi yazarlar doğuştan iyi yazar. Hayır. İyi yazarlar çok yazan, çok silen, çok yeniden başlayan insanlardır. Ustalık, hatanın birikmesidir aslında. Her yanlış cümle seni bir doğru cümleye yaklaştırır. Her dağınık paragraf, düzenin ne olduğunu öğretir sana. Her yarım kalan yazı, bir sonrakini nasıl tamamlayacağına dair bir ipucu bırakır geride. Bu yüzden yazmaktan vazgeçmek, tam da öğrenmeye başladığın anda bırakmak demektir.
Yazmak bir varış noktası değil, bir yoldur. O yolda mükemmel adımlar atmak zorunda değilsin. Tökezleyebilirsin. Durabilirsin. Geri dönebilirsin. Ama yürümeye devam ettiğin sürece, bir yere varıyorsun demektir. O yol boyunca en büyük silahın, en keskin aletin, en güvenilir rehberin hep aynı şey olacak: o ilk kötü cümle. Çünkü her şey onunla başladı. Her zaman onunla başlayacak.
Şimdi kâğıdın önündesin. Kalemin var. İçindeki o ses, kuralları hatırlatmak için hazır. Ama sen bu kez ona şunu söyle: “Birazdan.” Önce yaz. Önce dök. Önce başla. Geri kalan her şey zaten bilir nereye gideceğini.






















