“Hiç kimseye acınızı göstermeyin, çünkü ateşinize kimin odun atacağını bilemezsiniz.” Şener Şen
Künye Defteri(*)
Çalışma odasının bitişiğindeki odayı açmak gelmişti aklına. Her yeri merak ediyordu. Kendisini çalışmaya yöneltecek bir işe yönelmemişti. Bitişik odayı açtığında orasının iyi düzenlenmediğini hemen anlamıştı. Orası bulunduğu tek katlı binanın arkaya, güneş yüzü en az gören toprağa yakın odasıydı. Belki kapısı aylardır hiç açılmamıştı. Karşısında doğu yönündeki duvardan duvara kadar genişliği olan tahta dolabı hemen tanımıştı. O kendisinin aşağıda ilçedeki işletme merkezinde çalışanların dosyalarının tutulduğu odadaki tahta dolaptı. Orada belli bir süre çalışmıştı. Çalıştıkları yerin önemli bir yerini kaplayan bu tahta dolapta orada bütün gün arkalarında duruyordu. Onu burada görünce içi burkulmuş bir tuhaf oluvermişti. Anıları canlanmış, aklına o çok kalabalık ortam gelivermişti. Onların her biriyle yollarının ayrılmış bulunmasına üzülmüştü. Bulunduğu dağ başında tek başınaydı. Bildik arkadaşlarından çok uzaklara düşmüş, işin en çetrefilli yanı ona kalmıştı.
Değişik duygular içinde karşısındaki dolapları karıştırmayı sürdürdü. Çekmeceleri çekti. Sürgülü dolapların kapaklarını yana çekerek açtı. Karşısındaki bildik kalın klâsörlerin sırtlarındaki metal çember takılı deliklerine işaret parmağını çengel gibi takıp çekti. Dosyaların içindeki ince kâğıtların yerlerinde olmadıklarını şaşkınlık içinde gördü. Kalın klâsör dosyalarının içindeki karton yarım dosyalara bir haller olmuştu.
Yarım dosyaların içindeki pelür diye adlandırılan ince kâğıt belgeler hemen hemen yok olmuşlardı. Diğerleri arasında sağlam olanlar var mı, diye merakla baksa da sonucun değişmediğini görmüştü. Ne kadar eski yazışma dosyaları varsa telef olmuşlardı. Çekmecelere yerleştirilmiş olan az sayıda belgeler olsun biraz iyi görünüyordu. Ona geneldeki bozukluk, perişanlık iç karartıcı gelmişti.
Ona, bütün bunların korunamamış olmaları kabul edilemez gelmişti. Ona göre bütün bu çalışmalar belli bir süre korunmalıydılar. Kamu kurumlarının bu türden arşivleri onun düşüncesine göre saygın olmalarının bir somut kanıtıydı. Kendinin orada bulunmasının sıkıntısına üzüldüğü kadar bir de işlerin böylesi bir konuma gelmiş olmasına da üzülmüştü. Onlardan kendisinden önceki çalışanın sorumlu olduğunu biliyordu.
Bütün bu perişanlığa dozerci ve greyderci gibi iş makinelerinin kullanıcılarının ve onların yanlarında bulunan yağcılarının eşyalarının o odaya güvenlik nedeniyle bırakılmalarının neden olduğunu sonradan anlamıştı. O kişilerin yanlarında getirdikleri en az birkaç güne yetecek kadar yiyeceklerini göz önünden uzak tutabilmek için oraya bırakmaları nedeniyle işler karışmıştı. Orada yiyecek olduğunu keşfeden fareler tükettikleri yiyeceklerden, ya da ortalıktan kaldırılanlardan sonra çevreyi de talan etmeye kalkışmışlardı. Keskin, sivri dişleriyle kemirmedik yer bırakmadıkları gibi incecik kâğıtlara da büsbütün duman attırmışlar, elle tutulabilir birer belge olmaktan çıkartmışlardı. Dozercilerin, greydercilerin yiyeceklerini, malzemelerini koruma altına almak isteyen önceki şeflik çalışanları, özellikle de kendisinden görevi devraldığı yakın köylü Göçmen çalışan istemeyerek de olsa kamunun bu en yüksek ve uzaktaki biriminin belleğine büyük zarar vermişlerdi. Kişilerin ayak seslerinden sonra sessizliğe bürünüp köşelerine sinip pusan ve ortalıkta pek sık görünmeyen fareleri hesaba katmamışlar, onların ahşap dolapların içinde bulunan dosyalara nasıl nasıl ulaşarak böylesi bir zarar verebileceklerini akıllarına bile getirmemiş olmalıydılar.
Bir başka gün de kendi çalışma masasının çekmecelerini dipten tırnağa karıştırmıştı. Çekmecelerde nelerin olduğunu bilmek istiyor, kendisine günlük çalışması sırasında gerekli olacakların yerini öğrenmek, bellemek istiyordu. Belki de o an çok gerekli bir belgeyi arıyor olmalıydı. Çekmecenin dibinde sert kapaklı, ciltli bir deftere rastlamıştı. Bu defter çok sık karşılaştıklarına benzemiyordu. Diğer bulduklarını ve masasının üzerine çıkarttıklarını hemen ortalıktan uzaklaştırarak bir kıyıya itmişti. Yeni eline geçen defterin içinde olanları merak etmişti. Üzerindeki basılı yazıyı hemen okumuştu. Bu bir çalışanların künye defteriydi. Kamu kurumları için Devlet Malzeme Ofisi’nce özel hazırlanmış olanlarındandı. O an bütün ilgisini ona yöneltmiş, oraya odaklanmıştı. Daha önce ne yapıyor idiyse unutmuştu. Ne yanında, ne dışarıda kimseler yoktu; bunu biliyordu. Çalışanlardan kimse olmadığı gibi orada oturanlardan başka kimseler de ortalıkta görünmüyordu.
Defterin sayfalarını karıştırmaya koyuldu. Defterin her bir sayfası dört çalışan için düzenlenmişti. Belli bir zamana kadar da yerli yerinde kullanılarak işlem görmüştü. Teknik çalışanlar, onların bir altları, kolluk görevlileri, diğer çalışanlar defterde yer almışlar, resimleri de yapıştırılmıştı. Kimin hangi görevde bulunduğu, ne zaman işe başladığı, ne kadar süre kaldığı, nereden geldiği, nereye gittiği, doğum tarihleri, memleketleri belirtilmişti. Çalışanlardan şeflik görevinde bulunanların sayfasında ayrılma nedeni askerlik olarak belirtildiği gibi, istifa nedeniyle olduğu da yazılmıştı. Çalışanların ne gibi özellikleri olduğu da belirtilmişti. Kiminin köyle yerleşke arasında söz getirip götürdüğü bile yazılanlar arasındaydı. Kimi hakkında başka yorumlarda da bulunulmuştu. Defterin bu haliyle herkesin eline geçmemesi gerekiyordu. İlgililerin dışında kimseye gösterilmemesi istenilenlerdendi.
Sayfaları devirdikçe, el yazısıyla yazılmış satırları bir bir okuyup inceledikçe içini sıkıntı basmış, yüreği burkulmuş, elinde olmayarak üzüntüye kapılmıştı. Bir yandan da durduk yerde umutsuzluğa düşmüştü. Buradan kendince kabul edilebilir bir süre sonunda kurtulabilmeyi umuyor, türlü çözüm yolları üretip hesaplar yapıyordu. Ona göre orada uzun bir süre kalınamazdı. Ne yapsa, ne etse hep yaşamında bir eksiklik duyuyor, bazı onca olumsuzluğu bir kıyıya bırakıp yaşamın keyfini çıkartmaya giriştiğinde bile bir süre sonra gördüğü bir rüyadan uyanırcasına her şey değişiyor; asıl gerçek tüm çıplaklığıyla karşısına çıkıyor, o zaman da kendisini çekilmez yalnızlıkla kuşatılmış hissediyordu. Sayılı çalışanın bulunduğu burada çok kalmayı aklından hiç geçirmemişti. Köy de olsa bu değişemezdi. Kurduğu yaşamda, elde ettiği sosyal yaşam düzeyiyle burada uzun süre kalınamazdı. Ancak başlangıç yapılabilirdi.
Sayfalarda yer alan kişilerin bulunduğu yerden kurtulmalarının haklı gerekçelerinden birinin askerlik olduğunu görmüştü. Askerlik dönüşü de yeniden eski görevlerine dönmemişlerdi. En kötüsü de sayfalarda yer alan istifa eylemiydi. Bulunduğu yerde çalışanlar sınırlı yaşamdan kurtulmanın yöntemi olarak çalıştıkları işten ayrılmayı bulmuşlardı. Diğerlerinin bazılarına da işten el çektirilmiş, çalışmalarına son verilmişti. Askerlik, işe son verilme ve istifa… Bu üç eylem burada keskin bir biçimde belirtilmişti. Başka çıkar yol görünmüyordu. İstifa eylemi de her dört bölümde yer alan çalışanlardan birileri için geçerli olmuştu.
Defterden başını kaldırdığında artık iyice kafasına dank etmişti; iş düşündüğü gibi değildi. Burada nice çalışan çeşitli sıkıntılar yaşamış, yaşamı sürdürülebilir kılamayarak ayrılmışlardı. Zaten bunlardan bazılarını geldiği ilçede de görmüştü. Nice tanıdığı kişiler buradan söz etmeden geçemiyordu. Çok kişi biliyordu ki, ayaküstü de olsa burayı anmadan, anılarına ilişkin birkaç konuyu dile getirmeden yapamıyorlardı.
O anda kendisi ise beynine bir kurşun yemiş gibi sendelemiş, düşünceleri darmadağın olmuşlardı. Çöküntüye uğramıştı.
Bunca kişinin çektiği sıkıntıyı şimdi o da yaşıyor, geldiği bu dağ başında bir çıkar yol ararken diğerlerinin yaşadıklarının kanıtını elinin altında bulunca neye uğradığını şaşırmış, sersemleyivermişti. Bir başına bu bozguncu düşüncelerle nasıl baş edebileceğini sorguluyordu. Bir başkasının canını sıkmasına neden yoktu. O kendi elleriyle bulduğu ve gördükleri, okuduklarıyla neşesi olabildiğince kaçmıştı.
Gözü pencereden görünen köyün kiremitli çatılarına kaydı. Pencerelerini, ağaçlı bahçelerini süzdü. Ta uzakta eşinin törendeki askerlere benzettiği ekim sonucu gelişerek büyümüş, iyi boy atmış, sık çam ağaçlarının bulunduğu ufka bakışlarını yöneltti. İç dünyası alt üst olmuştu. Elinin altında bulunan defteri görmemiş olmayı ne kadar da isterdi. Bulunduğu yerde kendine yaşama sevinci verecek nedenler ararken kendi elleriyle bulduğu, sayfalarına bir bir baktığı defter şimdi ona içkarartıcı bir dünyanın kapılarını umarsızca açan eylemin nedeni, kaynağı oluvermişti.
Oda da ayağa kalkıp kararsızca hareket etti. Ellerini ceplerine soktu. Başını döşeme tahtalarına eğdi. Odadan dışarı yöneldi. Beton merdivenin başında durdu. Karşısında yükselen Görkemli Dağ’ın doruklarına baktı. Aşağılara, yamaçlara göz attı. Sağ yanında yükselen bir diğer tepeye gözünü çevirdi. Aşağılarda akan derenin az duyulur şırıltısı geldi kulaklarına. Bulunduğu yerin bahçesine doğru ilerledi. Birkaç basamağı inmişti. Başının üstünde yükselen sedir çamlarının dibine birkaç adım ilerledi. Nasıl bir yere geldiğini yeni yeni anlamaya çalışıyordu. Anlatılanlardan sonra bir de kendisi işin birebir tanıklığını yaşıyordu. Düşüncelerini paylaşabileceği hiç kimse de ortalıkta yoktu. Olsa da, mağrurluğunu bir kıyıya bırakıp onlara duyduğu düş kırıklığını, iç karmaşasını anlatamazdı. Bunun kendisine yararı olmayacağını iyi biliyordu.
_____________
(*) “Gözleri Alan Yamaçtaki Kar Işıltılarında” adlı çalışmamdan. Bölüm: 20 (Sayfa 116-120)
558 Sayfa/E Yayınları/ İstanbul/2011






















