YER YERİNDEN OYNAYIP ORTALIĞI BUZ, AYAZ KESMİŞKEN
Dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya “Sesimi duyan var mı?” diye anımsanacak yıkım.
Ülke olarak çok acılıyız. Deprem oluşumu, bu kez, ülkemizin güneyinde, bir dizi kentimizi çok etkili biçimde vurdu. Ülke halkımız uzun süre olağan yaşantısına geçemeyecek. Depremden etkilenmemiş olanlarımız da yaşanan büyük, yıkıcı depremin etkisinde kalacak. Öyle anlaşılıyor.
Maddi yardımlarımızın yanı sıra emek olarak da gidişatın içinde olan yakınlarımız, eş ve dostlarımız var. Ülke halkı olarak birlik ve beraberlikle acıları azaltabileceğiz, yaraları sarabileceğiz. Yıkımın büyüklüğü Cumhuriyet tarihimizde yaşanılanların en büyüğü olduğudile getirilmekte.
Ben, işin o sayıp döktüğüm, sıraladığım yanlarından öte, yaşımın verdiği bilgi birikimim ve donanımımla bir, iki yönüne de değinmeden geçmek istemiyorum. O boyuta değinmez isek bu yazı döşemelerimizi de yerli yerinde yapmamış olacağımız kanısındayım; orası bir kere çok açık.
Günümüz çağdaş iletişim olanakları, bizlere, yıkımın nedenli büyük olduğuna ilişkin ayrıntılı bilgi edinmemizi sağlıyor. İlgilenen herkese o boyutun tüm ayrıntılarını veri olarak önüne koyuyor. İşin iç yüzünün, hiç kaçarı göçeri yok; o tutukluğun, duraksamanın tanımlanmasının adı aslında düpedüz burun üstü çakılıp tökezlemektir.
Ülkemizin genel toplam nüfusa oranlaması olarak neredeyse 1/6’sı, 1/7’sine denk gelen bir ucu, baştan başa yıkıma uğramışken, ivedilikle yapılması gerekenler yapılamamıştır. Merkezi yürütme ve yasama erkini elinde bulunduran siyasî zihniyet, birçok kesimin dillendirip açık ettiği gibi sınıfta kalmış; karşıt zihniyete göre olduğu gibi ilgili akademik çevrelere göre de elini çabuk tutamamış; tez zamanda yurttaşının yanında olamamış; benim nazarımda ise, akıl tutulması yaşayıp diğer temel konu boyutlarında sergilediği nitelikteki halleriyle örtüşen biçimde, sözcüğün tüm anlamıyla çuvallamıştır.
Ulaşım ağlarımızda, kural tanımazlık kaynaklı, her birine şaşırmadığımız o araç kazalarında, haber verildikten sonra ilgili güvenlik ve sağlık ekipleri, nasıl, kısa zamanda olay yerine çıkıp geliyorlarsa, aynı tutum ve davranışı, başı çok daha büyük, devasa bir belâ uğramış, eşi görülmedik yıkımla yüzleşmiş yurttaşlarımız, aynı hızı görmeyi hak etmekteydiler. Bu kez depremzeler şiddetli soğukla da baş etmek zorunda kalmışlardı.
Günümüz iletişim araç ve gereçleri o derece gelişme göstermişlerdir ki, vay efendim geç haber aldık, ayrımına varamadık, türünden bir sığınma özrü bile bırakmamşken, o büyük yıkımın yaşandığı saat ve dakikalarda, nasıl, anında harekete geçilemez?
Her türlü karşıt eylem ve harekete ışık hızında yetişip engelleyebilen güç, nasıl olur da yuttaşının canhıraş attığı yardım çığlıklarını duymamış olabilir? Deprem sanki işitilmek için bir değil, aynı şiddette ikinci kez de vurmuştu.
Hiç abartmadan belirteyim ki, sokaktan çevireceğiniz herhangi bir aklıbaşında yurttaşımız bile, öylesi devası yıkım karşısında, yapılması gerekenleri, hemen sizlere sıralayıverecektir. Öyle çok şıklı ÖSS sorusu değildir o boyut.
Devlet yapısı, tüm kurum ve kuruluşları ile niçin vardır; yurttaşının can ve mal güvenliği içindir değil mi? Öyle ise başına belâ gelmiş yurttaş ne bekler; devletini yanında, yöresinde görmek! Yurttaşımız o ilgiyi yanında, yöresinde görmüş müdür? O sorumuzuzn yanıtı, yıkıma uğramış yurttaşımıza göre de, bize göre de koca bir, hayırdır.
Denilecektir ki, efendim, olay çok geniş bir coğrayamızda, yöremizde, ülke tarihimizde görülmedik devasa büyüklükte bir yıkım oldu. Peki, biz, ülke olarak, az buz büyükl gücünde değil miydik? Dünyanın neresinde bir yardıma muhtaçlık olduğunda, koşturup ön almıyor muyduk? Ordumuz nerede bir çatışma, süregelen gerginlik ortamı varsa, oralara, caydırıcı bir güç olarak göndermiyor muyduk. Öylesi güç gönderdiğimiz kaç ülke olduğunu, ben, hemen sayıp dökemem. Katar’da yapılan Dünya Kupası Karşılaşmaları’na bile, biz, esenliği sağlamak üzere, eğitimli, ilgili birçok kişimizi, pazarlık yapıp(!) göndermemiş miydik?
Yıkıma uğramış, canını güç belâ kurtarmış yurttaşın, devletinden ilk önce beklediği nedir? Yıkım yerinde, yağma ve talanı önlenmesi değil midir? İletişim kurabileceği bir devlet ilgilisini karşısında bulmak değil midir?
Hemen yetişip gelmesi umulan kurtarma ekiplerini geçtim, o güvenlik güçlerinden, el kaş üstüne getirilerek, özenle bakıldığında ancak görülebilecek uzakta olanı bile yoktu.
Onca askerî birliklerimiz, her bir yerde konuşlanmış kışlalarında değiller miydi? Hani, askerlik, yan gelip yatma yeri değildi? Her dakika ve saniye ne yapılmasının kurgusunu dijital sanal ortamda yapıp durmuyorlar mıydı? Yurtaşların, sözde sakıncalı olanları, her dakika ve saniye, telefon konuşmaları ve yerleştirilmiş böcekler(!) üzerinden dinlenip belli yerlerden izlenerek görüntülenmiyorlar mıydı?
Böyle zamanlarda güldürüden kaçınırım; zaten de işim değildir. Yeri geldi işte. İlle de değinmeliyim, çünkü, çarpıcı biçimde gidişatı kısaca özetleyip bağlayacak bir gönderme, şu an aklıma geldi; artık affınıza sığınıyorum; Karadenizli uşaklardan biri, hastaymış. Gömüt taşında ise, şöyle yazıyormuş: “Eyisun eyisun diyordinuz, hani ne oldi?” Bizimkisi de o hesap; yandaş tv kanallarından ortalığa yansıyarak, artık kentefsanesi değil, ülkelerarasıefsane niteliği kazanmış olan şu söze ne demeli: “Avrupa bizi kıskanıyor(!)” O ünlü Türk büyükleri özdeğişi(!) açılımına ise, hiç girmeyelim; bu acılı günlerimizde içimiz hiç kaldırmayacak.
Herkese iyi haftalar…
______________
NOT: Bir kadın var, hiç aklımdan çıkmaz. Kaybettikleri İstanbul seçiminde, “Benim eşim, başkalarıyla çalışamaz!”, diyerek, partili Cumhurbaşkanı’na, n’olursunuz bizi onların eline bırakmayın, anlamında kendini paralayıp yırtınıveriyordu. Ekrem Başkan’a, “Kahramanmaraşta ne işin var? Sen git İstanbul’una bak. İngiliz uşağı. Defol!” diye çıkışan hadsiz(!) eski kadın milletvekilini de sanırım unutmayacağım.



















