Buralarda nerede bir doğru düzgün tarım arazisine rast gelsek geçmişi tütünle ilişkilendiriliyor. Bu, yakın köyümüz Kaya’da, Fethiye Ovamız’da olduğu gibi bizim yeni yeni adım attığımız Nif’ mahallemizin Gedre‘sinde de böyle. O günlerin üretim yaşantısını sık sık söyleşi ortamlarınında da dinliyoruz. Bizim yaş kuşağımız insanlarının geçmiş yaşantılarında bu hep var.
Şu bir gerçek ki, o günlerin tütünle ilgili tarım geçmişi, ülkemiz yaşantısında hiç silinmeyecek biçimde yer etmiş.
Tütün tarımının, emek yoğun çalışma evrelerinin, sanatımıza yansımış yanları da var. Türkülerimize; edebiyatta, öykümüze, romanımıza girdiği gibi bu alandan beslenip gelişen sinemamızda da bunu açıkça görebiliyoruz.
Ne var ki, bizim kendi memleketimizin o yüzü aşkın köyünde, ilçe merkezimizde tütün üretimi yapılmazdı. Bizde afyon ekimi vardı. O bitkiden elde edilen değerli sakızı da, köylülerimiz, Ziraat Bankası merdivenlerinde bekleşerek satmaya getirirlerdi. Çünkü yasal tek alıcı yer orasıydı.
Sanırım artık bizden sonraki kuşağın böyle bir gündemi, söyleşi alanı, sanatı da olmayacaktır.
O günleri düşünebiliyor musunuz; bindiğimiz kentler arası taşıtların her bir koltuk arkasında sigara küllüğü ille de bulunurdu. Sigara dumanı içinde yolculuklarımız olurdu. Kahvelerimizi dillendirmeye ise gerek var mıdır bilmem; yazın neyse ne de kışın sigara dumanından oralarda göz gözü görmezdi. Uzun süre kahveye takılıp kalan babalarımızın üstü başı sigara dumanı kokar, genizlerimizi tıkardı.
O zamanlar, ne sanayide, ne bulunduğumuz yerlerde, çevre ve hava kirliliğinden, doğa bozulmasından, henüz daha söz edilmezdi.
Yalnız, bizim çocukluğumuzda, köylerde bir de “kolculardan” söz edilirdi. İşleri güçleri kaçakçılıkla ilgiliymiş. Biz onların işlerinin ne olduğunu bile bilmezdik; yalnızca onlardan söz edildiğini duyardık. Nice sonra, işin iç yüzü olan tütün kaçakçılığını kavradık.
Bizim, memleketteki kendi köyümüz bile, anlatılanlara göre, kıyılmış kaçak tütünün, yassı paketler(babam onlar için paskel derdi) halinde, gece getirilip dağıtıma sokulduğu, başlıca yerlerden biriydi. Babam, Avunya tütünü, diye söz eder dururdu. Sonradan göçtüğümüz kasabamızda da bizim evimizde o tütün paketlerinden hep bulunurdu. Köyümüzde yapılan o her gizli kapaklı dağıtımdan babam da tütün paketi edinir, tabakasında onlardan taşıyarak özenle sarma sigara içmeyi sürdürürdü. Babam, o tünü de hemen içivermez; ocakta ısıttığı maşamız üzerine, o kıyılmış, kızıl tütünleri, tutam tutam serperek, işlemden geçirir, nemini alırdı. O sıra tütünlerden hoş bir koku odamızın içine yayılır, bizi de oldum olası bayardı.
Biz de, çocukluğumuzda mısır püsküllerinden sigaralar yapıp tüttürmüştük. Sonraları tek tek satın alınan sigaralardan da tellendirdik. O kokulu Çamlıca sigarasından da içtik. Ben, cebimde sigara paketi taşıyarak hiç bağımlı olmadım desem yeridir.
Kamu görevim sırasında kendimin bir çalışma odası olunca, yerli tütünümüzden, edindiğim düz saplı pipomu doldurup içmeğe başladım. Peşim sıra da on kadar kişiyi sürüklemiş oldum. Onlar, beni de geride bıraktılar; türlü tülü pipolar edinerek; katkılı, yumuşak, hoş kokulu, yabancı tütünleri yeğlediler. Kısa bir dönemdi. Ben, bu tutumumu dışarıda hiç sürdürmedim.
Biz askerdeyken de içenlerimizin bir listesi yapılmış gibi bölüğümüze epey bir sigara getirilirdi. Adı, cinsi Asker sigarasıydı. Soğuk kış günlerinde onları yakarak kısa süreliğine ısındığımız bile olmuştu. O sigaraların zaten kimse yüzüne bakmazdı.
Meslek yaşamımızda köylerde orman koruma görevlisi olarak kalan bizim çalışanlarımız, eşleri üzerinden bu tütün üretimini yaparlar; paraya para demezlerdi. Biz de onların bu çift yönlü kazanç edinmelerini dilimize dolar, hayıflanırdık.
Şimdilerde tüm bu anlattıklarım birer söylence olarak kaldılar.
Şöyle geriye dönüp bakıyorum da, o konuda köylümüz, kasabalımız ne çok emek ortaya koyarak tütün üretip para kazanmış. Oysa devlet o konuda hep çıkmazdaymış. Tüketemediği tütün dağlarını depolarda yer kalmadığından yaktığı da oluyormuş. İşin dokunulamayacak kadar yaşamsal boyutu olunca, o, geçmiş, yasama, yürütmede olan, yönetimler de üstüne varamamış; sorun ötelene ötelene sürümcemede kalıp gitmiş.
Bugün, kim, hâlâ o alımları yapıp bol keseden o ödemeleri sürdürebilir? Zaten o kuşakların çocukları da kırsalı, köyü terk edip tarımla ilgilenmeyi çoktan bıraktılar. Sıkıntının şekli değişti… Günümüzde, işsizlik diye bir boyut ortaya çıktı. Halkımız, girişimci zihniyete; serbest ticarete onay vere vere, o öngörülmüş, beşer yıllık evreleri de geride bıraktık. Eskiden hiç olmazsa “Karma Ekonomi”miz vardı. Devletimizin girmediği üretim alanı da yoktu. Sağladığı sosyal güvenceler de yerli yerindeydi. Şimdi ise serbst girişimin “Büyüme” denen gidişat belirleme hedefi ile “Küçülme-Daralma” denen tökezlemesi hepimizin başına dert olup gitmekte.
Egemen güçlerin arsızlığına, dur, diyebileceğimiz günlerimiz de gelecek. Çünkü sürdürülebilir bir gidişat değil bu bizimkisi. Ben o knıdayım.
İyi haftalar…





















