ÖNCE EVRENSEL OLMAK VAR
Fethiye gibi bir yerde toplum ortamına çıkıldığında, karşılıklı olarak, güncel konuşma, tartışmalara katılmadan da olmuyor.
Çıktığımız o ortamların, her birinin havası, gidişat doğrultusu pek de şaşılmayacağı üzere değişiklik gösteriyor.
Hele o, yazan, çizen, düşüncesini bir yol yordam bularak açıklayabilenlerimizin havası ise daha bir başka.
O grupların önde gelenleriyle, geçenlerde uzunca birer telefon konuşmasına giriverdim ki, konuşma içeriklerini, şimdi burada ele alıp bayağı bir açılımını yapıvereceğim; sizler de o yapacağım açılımımla nelere değindiğimizden haberiniz olacak; öylece siz de bir yargıya varacaksınız.
O arada, bir de, yıllarca öğretmenlik yapmış, yeni emekli bir bayan tanıdığımızın tavrına ayrıca değinivereceğim. O boyut da bayağı bir önemli ve de ilginç.
Önce, şu iki, düşünsel alanda, varlıkları söz konusu, grup önde gelenlerinin, değinmelerine döneyim. Bu iki grup, önde geleni, ikili olarak yaptığımız o konuşmalarımızda, sürekli yandırır, yakınır konumda oldular. O nedenle, ben de, onların, o tutumlarına bir göndermede, dokundurmada bulunmadan, geçmek yanlısı değilim.

Yakınılan boyut içeriğinde ise, atanmışları elbet hemen geçtik, seçilmişlerin o makam ve mevkidekilerinin olsun, kendilerine yeterince ilgi göstermedikleri üstelenerek dile getiriliyor. O seçilmişler, sözde(!), kendilerini görmezden, anlamalazdan geliyor, sanki o yönde özellikle kasıtlı hareket ediyorlarmış, anlamına gelebilecek değinmelerde bulunuyorlar. O derece, bir yakınma, yaka silkme tavırlarındalar. O alanlarındaki çalışmaları için, kör ve sağırmışlar. Kendilerinin ayırdına(!) varılmıyormuş.
O konuda eli kalem tutan ve de kitap çıkartabilmiş, yöre insanı bir tanıdık bayan da, epey yakınıcıydı. İlgi gösterilecekmiş gibi yapılıp bir türlü işin özüne, gerekene, umulana geri dönülmüyormuş.
Bir diğer düşünsel grup önde geleni de, Fethiye kökenli olmayışın bir sonucu olduğunda üsteliyordu. Bir köyümüzün adını ille de etmeden geçmiyordu. O köy kökenli olunmadığında, gereken ilgiden, yoksun kalınıyormuş. O grup, şimdilerde, yurt dışı, sanatsal gezilerine çıkmış bulunuyorlar. Ya tuzu kuru kişiler, ya da gelinen geçim sıkıntısı boyutunda bir yerlerden destekleniyorlar olsalar gerek; ne bilelim ki? Bunu kendi aramızdaki konuşmamızda da özellikle dillendirdim, açıklıkla yoklama çektim.
Daha önce, seçilmiş makam ve mevkidekilerden düşünsel alanda destek isteğinde bulunmuşlar, ilgili yerden söz alınmasına karşın, umulan destek verilmemiş imiş.
O alınan sonuç sonrası nedeniyle de, artık devletle ilgili beklenti ve destek ummaktan bütünüyle vazgeçmişler. Bu boyutu, yurt dışı, sanatsal bir ekip gezisine çıkan önde gelen, o biçimde belirtmekteydi. Oysa kendileri, iki dönem, bir seçilmişin arka çıkanı konmundaydı. Alanında bayağı bir etkin de olmuştu; yadsıyacak değilim.
O sözlerini de, kendilerine bir öneri düşüncem olduğunu, o düşünceme katılıp katılmayacaklarını sınamak için sorup sorgulamıştım.
Her iki grup önde gelenlerine, dedim ki, gelin, o makama -en azından, bizim arka çıkıp destek verdiğimiz seçilmiş saygıdeğer kişiye- bir öneri götürelim; yazdığımız kitaplarımızın tanıtımına destek isteyelim. Onu da ilgili kurumun o yöndeki alanından ödenip faturandırılmasını belirtelim. Olursa da, önemli bir kavşakta yer alan, dijital, görsel akışı yapılan, reklam panosu bilbordlarında, bizim, o kitaplarımızın tanıtımına çıkılsın. Aynısıyla böyle bir öneride bulundum. Hani, meclis çalışmalarında hep yapılır ya; tasarıyı alt kurula(Komisyona) gönderelim; öylesi bir yaklaşımla; arkadaşlarımızla bir düşünelim, denildi. Konuyu o aşamada bıraktık.

Şu boyut da önemlidir: O seçilmişler, canlarını dişlerine takarak, seçimlere asılırlarken, o yanıp yakılan, önde kişiler, ne o oranda destek, omuz vermişlerdir acaba? Yanlış ata(!) oynamışlarsa orasını bilemem. Hiçbir seçilmiş, o can alıp verme(!) aşamasındayken, desteğini umduğu kişilerin, o sıra olan tutumlarını, unutmazlar. Ben olsam da, unutmam.
Seydikemer’de yıllar öncesinde, bir muhtardan duyduğum bir söz, o konuda, tam da, taşın gediğine konulduğuna, cuk, gidiyor; “Herkes yazdığı (kurduğu) sofraya oturur.”
Şimdi her iki grup da gezi düzenleme
peşindeler. Birileri zaten yurt dışına çıkıp gittiler. Bir diğeri de, almış olduğumuz emekli maaşımızın, neredeyse 1/3 oranındaki ücrete, bir otobüs dolusu kişiyle, anlamlı bir yurt köşemize, iç geziye çıkmanın öngörüsünü uygulamaya koyma aşamasındalar.
Siz demeden, ben diyeyim; sanki bu kişiler, örtük olarak(!) bir başka bilinmez yerden, destekleniyor; bizler artan masraflara yetişebilme derdindeyken, onların düşündüklerine bir bakınız! Tuzu kuruların hareketi!
Sanki, ülke gidişatının, çok kötüye gittiğine onlar hiç değinmiyor olsalar gerek.
Yeni emekli bayan tanıdığımızın ise, epey bir dertli olduğuna hiç kuşku yok. “O, 65 yaş üstü önderlere oyum yok.” demekte. O tutumun da birilerinin işine yarayacağı ise ortada. Anlayış göstersek de, oyuna(!) çok gereksinimimiz var. Bakalım ne edebiliriz?
Bizler, eş, dost düğünleri için, bayağı bir kafa yorarken, birileri de, o gelir gider çöküşüne inat ille de gezip tozacak! Sanırım, bizler, o hep denilen, aynı gemideyiz, sözünün kapsamı alanına girmiyoruz! Yaşam sürüyor, denilerek, işin içinden çıkılamaz; bu tutum, yaman bir çelişkiden başka bir boyut olmasa gerektir!
Sözümü şöyle bağlıyayım; siz, biz, ötekiler; ulusal çapta, cüret ederek, sanatsal ürünler ortaya koymadan, o bize arka çıkılmıyor, sözü herhalde havada kalacaktır. Daha ötesi, evrensel olmak da, var ama, haydi, o boyutu olsun, es geçeyim.
Herkese iyi haftalar…
_______________
Not: 1-Kişileri ad olarak belirtmediğime aklınız takılı kalmasın. Onlar zaten bellidirler.
2-Pazar günü Ortaca’da bir etkinliğe de katıldık. Orada, iyi, doğru, yerinde bir konuşma yaptığımı belirten o bayana da(!), çok sağ olasın, diyorum.


















