BABAM BAHÇIVANDI ŞİMDİ BİR BAHÇE – SULTAN ÜNAL
Evet, günlerdir cebimde taşıdığım ve açıp açıp bir paragraf öteye gidemediğim kitabın ortasında, bu sabah kendimi gözlerim ağlamaktan şişmiş halde buldum. Böyle olacağını, defalarca okuyup kapattığım o ilk paragraftan anlamıştım:
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Başlangıç bu olsun. Söz konusu tabii ki bir son ama son nerden başlar? -Galiba altımı ıslattım- dedi babam eşikte, giriş kapısının çerçevesinde duruyordu, iç sızlatacak derecede zayıflamış, hafifçe kamburlaşmıştı, uzun boylu insanlara mahsus o kamburluk vardı duruşunda. Onu kasım ayının neredeyse sonunda, akşam geç vakitte getirdiler. Acıyı biraz olsun köreltmek için üç yüz kilometreyi arka koltukta yatarak geçirmişti. Ertesi gün için tahlil randevusu almayı başarmıştım. -Altımı ıslattım- diye tekrarladı küçük bir çocuk gibi mahcup, özür dileyen ve o tipik kendi kendisiyle dalga geçen edasıyla, -bu yaşta rezil olduk.-
Birkaç yıl önce zihnimde bir çember çizmiştim. Her insanın etrafından dolandığı o çember aslında aynı çember. Çemberin üstünde belli aralıklarla duraklar var ve biz onlarda durup diğer insanlarında o durakta durunca aynı deneyimi yaşadığı ama farklı renklerle gördüğünü düşündüğüm bir kavram aslında. Bu aynılık ve biricikliğin iç içe geçtiği görmesini bilene kainatın sonsuz güzelliklerini tek tek gösterdiğini düşündüğüm bir teori. Yani üstteki kitaptan aldığım paragrafa bakıyorum, aynı deneyim ama bazı değişikliklerle. Mesela biz altı yüz kilometre yapıyorduk, babam bahçıvan değil su tesisatçısıydı gibi..
İşte bu çemberdeki Georgi’nin yıllar önce durduğu o durakta bende durdum. Başka bir ülkeden, başka jenerasyondan, başka cinsiyetten bir insanın benimle aynı yolculuğa çıktığını ve benimde 2025 yılının haziranında o durakta bir durduğumu bir romandan okuyunca diyorum ki;
“Yalnız değilim.” ve “Benim hikayem de kendine özgü.”
Henüz kitap bitmedi tam ortasındayım, belki haftaya devam ederim belki etmem. Ama bu ortasından baktığımda edebiyatın, insanın yaşam deneyiminin, içinden toparlayarak, kazıyarak, süzerek, damıtarak kelimelere döktüğü haline hayranım. Kelimelere döküldüğü anda kişi bir doğum gerçekleştiriyor. Sana ait olan, sen olan şeyin kağıtlardaki hali senin bir parçan iken aynı zamanda artık sana ait olmuyor. Okuyacak olana ve tarihin belleğine ait oluyor.
Ve en hayranlık verici olanı ölümsüz oluyor..
Bu kitabı yazarken, nisan ayının sonu yaklaşıyor. Bu tam karahindibaların tüy topaklarına dönüştüğü dönem. Burada, yazdığım yerde, gizlenme köşemde tüy topakları devasa. Ara sıra rüzgar bir kısmını alıp götürüyor. Ama onlar bunun ölümün değil, hayat oyununun bir parçası olduğunu biliyor.





















