Konut üretim işi kadar, yatırımcısını hoşnut eden, yerinde bir başka alan az olsa gerek. O nedeni belli, eskileri yenilenirken, görece yakın, üretim dışı, topraklar hızla betonlaşıyorlar.
Arada kalmış, iyi işlev görmüş topraklar da yok değil. Vereseliği sorun yumağı olması ilk akla gelen boyuttur. Oraları, öylece, bomboş tutulur durur.
Hele bir de oralara, barınma amacını aşan nitelikte yapılar kondurulması yok mu ya, o zaman, bayağı bir bozum oluyorum işte. İster inanın, isterseniz dudak büküp geçin; o boyuttaki anlık tepki size kalmış; ben, içimde kendimce, bir çelişki boğuşması yaşıyorum.
Pek çoğumuz, duymuş ya da bir bilgi sahibiyizdir; Avrupa’da, tarımıyla öne çıkan bir Hollanda örneği vardır. Ülkenin önemli bir bölümü de denizden elde olunmuştur. Setlerle korunan o topraklar, denizden alçakta kalır. Öylesine toprak sahibi oluşları, onları birim alandan en yüksek verimi almaya itmiş olmalı ki, o boyuttaki başarıları dünyaya parmak ısırtır. Hasat ettikleri tarımsal ürünleri, yalnız kendilerini değil, başka ülkeleri bile besleyebilecek kertedir.
O geliştirdikleri yöntemleri, başat örnekler olarak, diğer ülkelerce de iyi izlenir. Yakın çevremizde bunun örneklerini görmekteyiz.
Ülkemiz, pek çok devletten geniştir. Ekilebilir, verimli topraklara sahip miyiz; orası tartışılır.
Kırsalımızı bir bir terk etmek gibi gerçeğimiz de var. Kentlerimizi, alt yapı öngörüsü olmayan biçimde büyütmekteyiz. Ova betonlaştırmakta üstümüze yok. Hoyratlık o alanda da huyumuz olup çıkmış. Umursamazlıkta sınır tanımıyoruz.
Oysa G. Amerika’nın eski İnka Uygarlı’ğında sırtta toprak taşınarak bahçeler kurulmuş(*).
Memleketimize gittiğimizde, köyümüze de çıkar varırız. Çocukluğumda, koyun sürümüze çoban olan ablalarımla birlikte dolaştığımız o bayırları yeniden görmek hoş. Bazı yerlerde adam boyuna artık geçit de yok. Dal, budak kapalılığı oluşmuş. Terk olunan, sarp yer avlularına denk geliyorum. Yıkık, devrik, işlevsiz kalmış o avlular ilgimi çekiyor. Oysa eskiden oralar, ne çabalarla zapt edilmişlerdi. Sınır anlaşmazlıkları, sürtüşmeler, hiç eksik olmamıştı. O yerler, kolay elde edilmiş değildir.
Hafta içinde, bir akşam, eski komşularımıza konuk idik. Yayla konumlu, yerlerinde birlikte akşamı hoşça geçirdik.
Ovanın üst başında havuzlu köşkleri vardı. Açıkçası bir tarım alanıydı. Su dolu havuz, toprak düzeyindeydi. Akşam ortalık aydınlatılınca hoş bir görünümü oluşmuştu.
Bizim de bin metre rakımda çayır yerimiz oldu. Yerleşim alanı dışı olduğundan bir yapılaşma hareketine kalkışmadık. Hepi topu küçük bir hazır konutla yetindik. O güzelim çayıra kıyamazdık.
Kent içindeki konut yerimiz de zamanında tarım alanıymış. Daha düne kadar, su arkları bile belliydi. Naneler, inatla orada bura boy gösterip duruyorlardı.
Gidişat olarak bir öngörüsüzlük içinde olduğumuz kesin. Betonlaşma yayılmacılığında hız kesecek gibi görünmüyoruz. Memleketimizde, tarımsal öngörü mü yapılıyor? Bizimkisi “başıbozukluk” olsa gerek.
İçimde, söz geçirmekte zorlandığım(!), o havuzlu köşkleri ille de topa tutma eğilimli, bir deli oğlan var.
Caydırıcı olabilmenin bir yolu da yüksek vergi koymak olabilir mi? Ne dersiniz?
Herkese iyi haftalar…
____________
(*) Resimlerde görülen yerler o İnka Uygarlığı’na ilişkindir..





















