Geçen hafta içinde gerçekleştirdiğim bir telefon konuşmasından bayağı bir etkilendim; o etkilenişten de henüz çıkıvermiş değilim.
Özel mülk edinmek hırsından sanırım hep uzak duragelmiş biriyimdir. O nedenle paranın pulun da tutsağı olmamaya özel önem vermeyi yeğlemişimdir.
Yaşam sarmalının bizdeki o boyutun yansımaları gözler önündedir; küçük bir daireyle yetinmişizdir, bir araç sahibiyizdir; bisiklet kullanmayı önceleyenlerden olmuşuzdur. Şaşalı, görkemli, abartılı olmaktan kaçınmışızdır. Yaşantımızda da o yüzden altüst oluşlara yer yoktur. Sade bir yaşam ilkemizdir. En azından, ben, aile yaşantımızda öylesine yönelmiş, gidişatın o yönde olmasını özellikle amaçlamışımdır. Dik durabilmenin başka yolu yöntemimi var sanıyorsunuz!
Gelgelelim hayallerin de belli bir sınırı, ölçüsü yok; olamaz da. O nedenle ömrümün geldiğim bu aşamasında benim de hayal etmekten kaçınamadıklarım yok değil. Bir beğeni düzeyiniz, yaşam biçiminiz olunca zaten öylesine de şaşılmaması gerekir. Öyle olduğu içindir ki, bugün geldiğim aşamada ben de artık kendime özgü bir yaşam alanını hayal edip duruyorum.
O hayalime uygun mekân arayışlarım da rastlantı olarak karşıma çıkıyor. Yayla yaşantımız da onlardan biridir. Sanırım o konuda çok da iyi ettik. Oralarda öteyi beriyi gezip dolaşırken de daha da ilginç olacağını düşündüğüm yerler de karşıma çıkıyor. Hiç kimsenin, benim hayal etiklerimle örtüşen yanı olmadığından, ulaşılabilir bulduğum mekân karşıma çıktı işte dediğimde de işin ucunun iki ayrı devlet kurumumuzla sıkı ilişkisi hayallerime ket vurdu; hayallerin her ne kadar sınırı, ölçüsü yok ise de devlet kurumlarının belli yetki ve sorumluluk sınırları var; onlar da esnetilemiyor; katı.
Ben de işin daha doğrusunu araştırmaya yöneldim. Ankara’dan ilgili devlet dairesini aradım, bilgi aldım. İlgili mühendisle tanışmamızda da önceki çalıştığımız yerler konuşmamıza girdi. İşte o arada da bir zamanlar genç bir görevli olarak çalıştığım yerin adı kötü örnek olarak karşıma çıktı; bir an şaşkınlık yaşadım. İlgili daire mühendisi da oraya yakın bir yerde çalışmışmış; yaşananlardan bilgisi var. Daha açıkçası o dediğim yerin halkını ayyuka çıkmış bir kaçakçılıkla özdeşleştirmekteydi. Karşımdaki o ilgiliye, “Ben oranın sekiz yıl kâtipliğini yaptım.” demekten kendimi alamadım. İlgili kitabımın adını da not olarak yazdırdım ki, internet ortamında görebilsin istedim.
İş o kadarla da bitmiyor; ben o angılı yere ilişkin eğrisiyle doğrusuyla dev bir kitap da yazdım(*).
O telefon konuşmasından bu yana kafamda türlü düşünceler bir birini kovaladı.
O köy halkı bir kere sondan bir önceki Anayasa Halk Oylamasına, bağlı olduğu ilçe(**) köyleri içinde, Hayır, diyebilen iki köyden biri olmuşlardır. 1960 Devrimi sonrası yapılan seçimlerde İşçi partisine 30 aşkın oy da çıkartmışlar.
6831 Sayılı Orman Yasası’nın kendilerine tanıdığı hakları çok iyi bilirler. Diğer köy halkları yıl boyunca at, eşek beslerlerken onlar sepetli motosiklet kullanmayı yeğlemişlerdir. Köylerinde şebeke elektriği yok iken Jeneratör kurarak elektrik üretmişlerdir. Kasaba yaşantısında henüz kahvelerde tek tük tv ler görülürken onlar akü ile çok sayıda küçük tvlerden yararlanmışlardır.
Orman İşletme Müdürlüğü ile de bir güzel didişmişler, çekişmişlerdir. Kurmuş oldukları kooperatifleriyle tüm haklarını elde etmeyi bilmişlerdir. Büyük komşu köyün ormanlarına giriş yolunu açtırmayıp, kapalı kalmasını sağlamışlardır. Kesimini yaptıkları çamların suyunu çekmesini beklemişler, yollarını taratmışlar, fiyat pazarlığı yapmışlar, çok nitelikli çam tomruklarından vaz geçmeyip karma hak verilmesine yanamamışlar, ayrı istif yapılmasında diretmişlerdir. Yıllardır engellenen fabrika kurma girişimlerini bir punduna getirerek aşmışlar, çok sayıda özel hızar kurmayı gerçekleştirmişler, onlardan bazılarını da arabalı yapmışlardır. O sayede de sebze-meyve kasacılığı pazarını altüst ederek çekişme yaşadıkları kesimlerin yakınmalarının ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Sonrasında da işin ucu kaçmış, kaçak işlere yönelmişlerse o konuda İdare(!) hiç kusursuz değil; hatta asıl sorumlu olan kesimdir. O merkezden en uzak, ormanın göbeğinde, dağ başına 30 yakın hızar kurulmasına izin verilirken, denetim yapacak kolluk görevli sayısını aynı oranda artırmamakla kaçakçılığa çanak tutulduğu ta başından bellidir. Bu boyut, ateşle barutun, yan yana tutulmaması gerektiği, kadar çok açıktır; ayrıca bir öngörüye bile yer yoktur.
Yakınmalar ayyuka çıkınca da baskın bir harekete kalkışılıp işin önünün alınmaya çalışılması zıvanadan çıkmakla eş anlamlı olmuştur.
Borçlu girişimci köylüler, Ankara merkezli orman kesimine getirilen sınırlama ve durdurma sonucu göç etmeyi çare olarak görür olmuşlardır. Nitekim de köy hiç olmadığı kadar göç vermiş, kente akmıştır.
Bu direnen köylü gidişatını başka türlü okumak, bir gerçeği bilerek görmezden gelmektir.
İçlerinde yaşadım, konukları oldum; hizmetlerinde bulundum, İdare-Köylü arasında yansız bir tutum güttüm; konuya ilişkin dev bir çalışmam da ilgili alanda yerini almıştır. Konuyu özet olarak öğrenmek yerine ayrıntıları da bilmenizi isterim.
İyi haftalar…
_______________
(*) “Gözleri Alan Yamaçtaki Kar Işıltılarında” 560 Sayfa/e yayınları/ 2011 baskısı/İstanbul
(**) Fox Tv. de Sabah Programına çıkan sunucu İsmail Küçükkaya oradan sıklıkla söz eder.




















