Karar kıldığınız davanız yanı sıra birde yakın çevrenizle iletişim kurup o ilişkileri sürdürme anlayışınız vardır. Bu konudaki sergilediğimiz tavırlarda her birimizin değişik anlayışlar içinde olduğuna hiç kuşku yoktur.
Bizim de bir anlayışımız vardır. O konuda çoğu kişilerden ayrıştığımız kanısındayım.
Bu kez işte bu girişini yaptığım konudan söz etmeyi yeğledim.
Geçenlerde aklıma geldi; şimdi anımsamıyorum, hangi konu nedeniyle böyle bir boyuta odaklanıvermiştim bilmiyorum.
Şöyle bir düşünüverdiğimde, o iki yaz dönemidir gidip geldiğimiz ve yaşadığımız Yaylacılığımızda kaç hanenin kapısına uğradığımızın sayısını çıkarttım. Hiç de az değildi. Bu tavrımız, o yöredeki kişilerle tanışmak olduğu kadar, o insanlarla içten ilişkiler kurmak, güven artırıcı yanlarımızı da sergilemek içindi. Yoksa onlar olmadan oraları bomboş bir kırsal olsaydı neye yarardı?
O anlayışla, gerek bağlı bulunduğumuz mahalle merkezimizde, gerek merkezden bayağı bir uzak kendi mıntıkamızda, gerek en uç; küçük ölçekli, apayrı bir yer olan az ötemizdeki yerde ve gerekse de koşmşu ilçeye bağlı hoş, yeşillikler içinde, oraya özgü su kaynağı da olan yakınımızdaki mahallede, değişik hanelere bir nedenle gitmiş olduk. Değişik ailelerle tanıştık. Kiminin çaylarını, kahvelerini içtik, keklerini yedik. Bahçelerindeki meyvelerini, sebzelerini, keçilerinin sütlerini, sığırlarının peynirlerini dönüşümüzde onların armağanı olarak kabul ettik. Sanırım bizde pek boş gitmemişizdir. Hiç olmazsa ben bir kitabımı hanenin yetişip gelmekte olan oğullarına-kızlarına imzalayıp bırakmışımdır.
Bizi, kimi hane sahipleri kendileri hacı oldukları için, halen de o yöndeki inançlarına bağlılıklarından masa üstlerine yayılı yakarı(!) kitapçıkları ile kaşıladılar; onlardan birini olsun eşime okutturmadan edemediler. Kimi uzun avcılıklarını dillendirdi; o madenci köylünün eşi de falcılığını ortaya koydu. Yöre madencilikten emekli olmuş bir yaş kuşağına sahip. Bazıları da tarımsal bilgilerini dillendirdiler. Her ailenin değişik özelliği vardı. Yemek, içmek konsunda bize söylev çekenler bile oldu.
İnanın, dinleyici olmak da başlı başına ayrı bir çaba gerektiriyor. İşte öylelikle Yaylacılığımızda hiç kabuğumuza çekilip kalmadık; kırkı aşkın haneye gidip uğradık. Bazılarına ben yalnız gittim. Çoğuna da eşimle birlikte gittik.
Bizim ise o Yaylamızda gelenimiz gidenimiz bizi hoşnut edecek boyutta oldu. Haftanın yarısı biz konuklarımızla olduk. Gidişat o yönde olunca ev sahiplerimiz bize kocaman bir masa çaktırıvermişlerdi. Bayağı bir yaşlı elma ağacının dibine kurulu o masamızda hemen her kesimden kişileri konuk olarak ağırladık. O değişik kişilerin sayısı da o yukarıda belirtiğimiz hane sayısını üçe katlar.
Bizi armağanlara boğan hane sahiplerine bir yönüyle sanırım yararımız da dokundu. Onlardan kimilerinin keçi, sığır sütleriyle peynirlerini; kimilerinin kirazlarını, incilerini, cevizlerini, bademlerini, fındıklarını, mantarlarını paraya çevirmeye yardımcı olduk. Toplanamayıp ağacında kalarak sebil olduğunu öğrendiğimiz kızılcıkların da olabildiğince toplanıp götürülmesi için çağrı yaptık. O meyve de öylelikle yenilip kişi boğazından geçti. Zeytin toplanmasına omuz verdik. Dostlarımızın kurbanlık bulmalarına, ev sahiplerimizin de kurbanlık satmalarını sağladık. Hastalıklarında aracımızı hizmetlerine sunduk.
Bütün bunları neden dillendirdiğimi sanırım anlamış olmalısınız; bizim Yaylacılığımızın yanı sıra etkin bir dava adamı olduğumuz çok açıktır. Bir de yazar yanımızın olduğunu bilmem gerek var mıdır? İşte böyle bir kimliğimiz nedeniyle anlattıklarımız türden yaklaşım sergilememiz kaçınılmaz oluyor.
İyi haftalar…
Köşe Yazarı: Davut Fen























