Yaylamızda kaldığımız süre içinde, gerek köy merkezimizde gerekse yakın yerlerdeki komşu mahallelerde yaşamdan kopup gidenlerin haberlerini daha bir açık seçik olarak duyuyoruz. Onların bir de günü geldiğinde yemekli yakarı(!) toplumsal katılımları geçekleştiriliyor. Bazılarının baş sağlığna, bazılarının ise o yemekli yakarı günlerine biz de katılıyoruz.
O katılımlarda bazı öyle oluyor ki, yaşamdan kopup gidenlerin ömürlerinde onca kişiyi bir arada gördüklerini sanmıyorum.
Hele biri vardı ki, iç burkan türdendi. Bayağı bir geçkince yaşına karşın aile yaşantısı kuramamış kadından söz edildiği olurdu. Uzak, karşı komşu ailenin ev sahibesinin kızkardeşiymiş. Onun adının geçtiği konuşmalarımzda iç sıkıntısı, bunalım yaşadığından söz edilmekte idi. O iç sıkıntıları nedeniyle çıktıkları ilgili hekim, ” hastanızı, yalnız bırakmamaya bakın,” dediği de, konuşmalarımıza yansıyordu.
Bir gün de duyuverdik ki, o söz konusu kadın, her nasılsa, yalnız bırakıldığı gün içinde, kaygıları haklı çıkarırcasına, gitmiş, bir ağaçta bedenini sallandırarak canına kıymış.
Olayı dyduğumuzda elbette üzüldük.
Sonraki haftalarda, bizim bulunduğunuz Yaylamızın beş kilometre ötesindeki muhtarlık olan mahallede toprağa verilişinin “elli ikinci günü” diye verilen yemeğine ve o gün imam-hocalarca yapılan yakarıya biz de katıldık. Yaylamızdaki ev sahiplerimizle gidivermiştik.
O günkü yemekli etkinlik sıcak yaz güne denk gelmiş idi. Her yan araç olup çıkmış, park edilecek yer bırakılmamıştı. Anlayacağınız oldukça kalabalıktık. Dağılırken de erken ayrılmak isteyen bir araç sahibi bizim araç sahibimizle bir gerginlikte yaşamışlardı. Dahası da var; işte o etkinlikte imamların yaptıkları yakarıları arasına Kur’an Kursiyerleri için koyun-keçi bağışlanması istenmiş, oradaki topluluktan bazıları da tepki olarak sert bakışlar yöneltince bir başka gerginlik de yaşanmıştı.
Bu kadar bir açılımdan sonra asıl değinmek istediğim boyuta geleyim.
İşte o etkinlikteki kalabalık benim ilgimi çekmişti.
Yaşamdan kopan sağlık sorunlu kadından yeri geldiği için söz edilince, ben de, “onun, elli iki yemeğine katılan her bir kişinin o kadının sağlığında kendisini görmeye gelip azıcık, söyleşiverselerdi, o hasta kadın hâlâ yaşıyor olurdu,” diyerek, ben yine sıra dışı sayılacak türden bir açıklama yapıp kendimce iddidialı bir yargıda bulundum. O sözüm de boşa gitmedi; beni doğru anlayan ev sahibimiz bey de, benim o anda ağzımdan doğaçlama olarak dökülüveren sözlerim için, “çok doğru,” dedi. Ben de sözümün etkisine hem şaşırdım, hem de sevindim. İşte o andan sonra da o ettiğim söz üzerine daha bir odaklanır oldum…
Biliyordum ki, yalnız kalan, bunalımlı, boğuntulu, hasta kişiler, sürekli olarak kendilerini sorgulayıp yargılarlar. Bu yüzden de uykusuzluk onların başta gelen sorunudur.
Demek ki, dedim içimden, o sonra sonra üzerinde yeniden durmağa değer bulduğum sözlerim, gerçekten önemliydi. İnsanî bir boyuta parmak basmıştım. Sonrasında da o sözümün arkasında durmayı daha bir gerekli buldum. Yeri geldiğinde de sözümü daha bir özgüvenle yineledim.
Sürdüre geldiğimiz o gelenekçi yemekli etkinliklerimiz iyi, hoş da, o kalabalık kitlenin bireyleri birer, ikişer, o söz konusu hasta kişiler sağ iken yanlarına uğramış olmalarını bir düşünün!.. O hastalar için gidişat gerçekten değişmez miydi?
Haydi, biraz da biz tutumumuzu değiştirelim; kayıtsız kalmayı bırakalım.
İyi haftalar…
_____________
Not :Burada, yakın çevremizde, Oktay adında genç bir garibimiz vardı. Esnaf tanıdıklarıyla toka ederek selamlaşırdı. Sağlıksızdı. Geçen hafta içinde yaşama gözlerini yummuş. Üzüldük. Işıklar içinde uyumasını diliyoruz.
Köşe Yazarı: Davut Fen























