Hepimiz Birer Mucizeyiz
Bir bulutun içinden geçtik başka yere. Farklı ısı, farklı nabız ve farklı iklimi hissediyorduk. Toz duman dağılınca üçyüz milyon kardeşimizle yol alıyorduk dört duvar arasında.
Bazı kardeşlerimiz mekan değiştirirken düşüp öldüler, bazıları içinde koşmaya çalıştığımız asit dolu kanalda kavrularak can verdi.
Ayda sadece birkaç gün açık tutulduğu söylenen bir kapıdan içeri alındık. Oldukça azalmıştı sayımız ama; yine de milyonlarcaydık.
Keyifliydik, ılık bir sıvının içinde kaydırak oynayarak ilerliyor hep ilerliyorduk. Kocaman bir kapı çıktı önümüze, keyfimiz kaçtı, çoğunun çabaları tükendi, kapının önünde can verdiler.
Kocaman kapıyı aşanlar içinde kurnaz olanlar, kuyrukları ile yeni girdikleri odanın duvarlarına yapıştılar. Derken, şiddetli bir deprem başladı. Sarsıntının yarattığı kasılmalar vantuz gibi bizi emerek içerilere taşıdı.
Tam dinlenelim derken, yeni odanın savaşçıları bizleri doğrayıp öldürmeye başladı. Canını kurtarabilenler ilerideki kanala sığındılar. Geri dönüp baktığımızda, birlikte koştuğumuz kardeş sayısı milyonlardan, binlere düşmüştü.
Popomuza vurulan uzun uzun coplarla daha hızlı koşmamız isteniyordu. Yorulmuştuk, ama tarif edilemez hazlar içindeydik.
Düşe kalka içinde ilerlediğimiz deniz giderek bizi etkiledi. Hepimiz enerji dolmuş, adeta uçarak birbirimizin omuzları üzerinden zıplayarak ileri atıldık.
Sonunda kendimizi güneş gibi parlayan kürenin önünde bulduk. Amok koşusunu andıran son hamlemizde milyonlardan sadece onbeş kadarımız hayatta kalabilmişti. Birbirimize çarpıp düşüyor, kalkarak yine ölümüne hamlelerle güneşin duvarını yıkarak içeri girmeye çalışıyorduk.
Sonunda sadece birimiz çarpa çarpa bir gedik aşmayı başardı ve girdi içeri, ardından güneşin duvarı bir daha hiç açılmamak üzere kapanıverdi.
İçeride rengarenk balonlardan yapılmış bir yatak bekliyordu bizi ve keyifle balonların arasına postu serdik. Zevkin, başarının doruklarındaydık. Zira; üçyüz milyon kardeşimizi geride bırakarak, hedefimizi omuzlamış, huzur dolu bir aleme kapağı atmıştık.
Tam kendimizden geçmek üzereyken, aradan iki dakika geçmeden yandaki büyük bir salona davet edildik. İçimiz içimize sığmıyordu, enerjimiz bizi rahat bırakmıyor, devinme isteğiyle yanıyorduk. Dayanamayıp, yol boyunca içimize yerleştirerek taşıdığımız paketimizi açıp salonun her tarafına saçtık.
Şaşırıp kalmıştık, içimizdeki öz, saçılan paketle tam yirmiüç kromozoma dönüşmüştü. Salon da bu kromozomları görünce sevinçten sarsılmaya başlamış ve bize kendi yirmiüç kromozomu ile karşılık vermişti. Kromozomlarımız iç içe geçerek hemhal oldular. Her yer ışıl ışıl oldu, farklı boyutta farklı yapıya, daha doğrusu eşsiz bir zamanda, eşsiz bir mekanda, eşsiz bir genetik kod’a dönüşmüştük.
Benliğimiz evrilmiş, artık, cinsiyet, saç rengi, göz rengi gibi binlerce özel karakter için bir başka canlıya dönüşmüştük. Zigot dediler bize, değer verdiler ve tam dokuz ay misafir edileceğimiz konforlu bir başka salona aldılar.
Her saniye büyüyüp geliştiğimizi hissediyorduk. Yeni ev sahibimiz, bizi soğuktan, açlıktan, darbeden ve her türlü kötülükten koruyordu.
Birkaç dakika sürmüştü bu çılgın seyahatimiz. Ama; hacmimize oranlanırsa, dünya ile ay arasındaki mesafenin yarısı kadar yol kat etmiştik bu koşuşturma esnasında. Birer mucizeydik bizler, tepeden tırnağa mucizeydik. Kaybedenler, kainat içerisinde başka formlarda bizimle birlikte olmaya devam ettiler ve halen de ediyorlar.
Ellerimiz, bacaklarımız, kalbimiz kısaca tüm vücudumuz büyüdü dokuz ay süresince. Öyle büyüdük ki; ev sahibimiz irileşen varlığımız nedeniyle acı çekmeye, bizi taşıyamamaya başladı.
Bir gün sesler duyduk, salonun kapısı açıldı ve ev sahibimizin kollarında bulduk kendimizi. Sevgiyi, şefkat hissini öğrendik annemizden. Bembeyaz örtüler üzerinde kirlenmemiş beyazlığımızla melekler gibiydik.
Mutluluk için davet edilmiştik, dünyadaki tüm güzellikleri birlikte paylaşmak için. Ateşi bulduk, tekerleği icad ettik. Böbürlenmeye başlamıştık artık.
Doğada ilk kirlenme yaşandı sonunda, yaşadığımız yerlere, nimetlere sınırlar çektik, ülkelere böldük yaşadığımız toprakları.
Mutluluğumuz kısa sürdü. Biz büyüdükçe, dayatmalar, baskılar arttı. Sevincimiz körelmeye başlamıştı. Varoluş veya Yaradılış denen mucize, kocaman kainatta ezilip büzülmeye, giderek katledilmeye başlandı, başka mucizeler tarafından.
Kendi iç savaşını veremeyenlerin başlattığı savaşlar yüzyıllarca sürdü, dünyamız kan gölü oldu, savaşlar katliamlar hız kesmeden devam ediyor.
Yüz yıllardır, kötüler, buyurganlar mucizevi bir şekilde karanlıktan gelip, başka bir karanlık bilinmeze gideceklerini unutarak, hırslarına yenildiler. Başka mucizelerin değerlerine göz diktiler, yalan söylediler, hırsızlık yaptılar, cana kıydılar, gurur rüzgarlarına kapıldılar.
Yine de, büyük ozanın sözlerini hiç unutmadı mazlum ve mağdur mucizeler; “ yaşamın en kötü bir anı bile güçlüdür ölümden. “ *
*Dünya Nimetleri / Andre Gide



















