GARİP BİR CUMHURBAŞKANI
(SLOVENYA / LJUBLJANA / 21.05. 2009 ) ) Beş gündür çok farklı bir ülkede yaşıyorum. %65’i ormanlarla kaplı, Jülyen Alp’lerinin gölgesindeki gölleri, kayak merkezleri, kültür yapıları ile şaşkın dolaşıyorum her gün farklı kentlerini. Yasal değil bu doğa koruma dürtüsü, kâdim Şaman geleneklerinden kalma içgüdüsel yaklaşım Sloven halklarının genlerine işlemiş.
Başkent Ljubljana ( Lübyana )’dayım iki gündür. Hemen önünden sessiz, yorgun biraz da kirli akan kentin adını taşıyan nehrin yanı başındaki hostele akşamları her gelişimde, ayaklarımın dayanılmaz yorgunluk ve acıları ile baş başa kalıyorum. Karış karış yürüyerek gezmenin bedelini, bir aydır Balkan ülkelerinde harman dövmeye zorladığım zavallı ayaklarım ödüyor.
Yine yürüdüm bugün, bu kez Tivoli Park’a. 17. Yüzyılda tesis edilmiş bu park, havuzları heykelleri ve muhteşem peysajı ile gelişmişliğin en önemli kriterini yansıtıyor. Gerçekten de, inanılmaz büyüklükte bir park. Tenis kortları, birbirinden farklı yürüyüş patikaları, her tarafı kaplamış çimler ve neredeyse sonsuza uzanan ağaçları, farklı yürüyüş rotaları, ağaçların ardında yer alan 380m. ile 420 m. yükseklikler arasında değişen tepelere götürüyor, yürümek isteyenleri. İstenirse, sevimli kütüphaneden ödünç kitap alarak, rengârenk çiçeklerin yanındaki banka oturup, milli şairleri Preseren’i okumak mümkün.
Tertemiz çimlerin üzerinde sandaletlerimi çıkararak uzanıyor , etrafımda uzanmış gençlere, patikalarda, bebeklerini gezdiren annelere bakıyorum. Bir çok kadın, çimenlerin üzerine serdikleri örtülerin üzerinde bebeklerinin oynamasını, yuvarlanmasını seyrediyor hayranlıkla, ben de onları.
Oksijen bolluğundan olsa gerek uykum geldi, neredeyse, dalıp gideceğim çimlerin üzerinde. Tivoli parktan çıkarak, uzunca yürüyor, Erjavceva ve Presennova caddelerinin kesiştiği köşedeki eski bir yapının önündeki küçük parkın bankına oturup nefesleniyorum. Arkamdaki binada kocaman bir Slovenya bayrağı asılı, önünde tek bir polis esas duruşta duruyor. O arada, polis kapıya yöneliyor, saygıyla açıyor, içeriden koyu takım elbiseli, uzun boylu, spor yapılı yakışıklı bir adam çıkıyor elinde deri evrak çantası ile.
Önümdeki dar yoldan geçerken göz göze geliyoruz. Hafifçe eğilip selâm veriyor. Ben, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Caddenin karşısına geçerek gözden kayboluyor. Yerimden kalkıyor ve polisin yanındaki pirinç levhaya doğru yürüyorum. Vay anasını Cumhurbaşkanlığı Binası imiş burası, selâm veren adam da üst düzey bir görevli olmalı.
Hava kararmak üzereyken, yine perişan vaziyette hostelime geliyor, lobideki bilgisayardan bu binayı tanımaya çalışıyorum. Cumhurbaşkanlığı Binası, 120 yıllıkmış, bu arada Slovenya Cumhurbaşkanlarını listelemişler. Fotoğraflarına bakıyorum, bana selâm veren adam Slovenya Cumhurbaşkanı imiş. Korumasız, yönettiği ülkenin sokaklarında korkmadan yürüyen bu adamın adı Donilo Türk’ müş. Öğrendiğim kadarı ile Osmanlı İmparatorluğuna komşu sınırlarda görev yapan askerlere türk denirmiş. Bu mütevazi adamın Türklükle ilgisi yok yani.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın sade ve korunmuş asırlık hâli, Cumhurbaşkanı’nın Olof Palme gibi şaşırtan kişiliği karşısında bocalıyor etkileniyor sarsılıyorum…
Slovenya Gezi Notlarıma; http://blog.milliyet.com.tr/slovenya-gezi-notlari/Blog/?BlogNo=235301 linkinden ulaşabilirsiniz…



















