Frank McCourt; New York’ta Bir “Öğretmen(*)”…
Yukarıdaki başlıkta belirttiğim adı ve kitaplarını biliyorum. Hele o “Angela’nın Külleri” adlı romanı yok mu ya; işte asıl tanışmamız o çalışmasıyla olmuştur. Çok çarpıcı, sersemletici bir bir roman olduğunu belirteyim Zaten öyle olduğu içindir ki, sinema filmi de çekilmişti(**). Ben böylesi bir giriş yapayım; belki siz de merak edip kitabı okumak istersiniz. Yazarın bir de “Umuda Doğru” adlı çalışması var. O çalışması da en az diğerleri kadar ilginç ve okuyucular için oldukça sürükleyici nitelikte.
Yazar Frank McCourt, İrlanda asıllı bir ABD’li. İrlanda’daki yoksulluk ve sefillik içinde geçen çocukluğunu kendi kaleminden, yukarıda sözünü ettiğim ilk kitabında çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir. O çalışmasının büyük ilgi görmesinden sonra da hızla diğer kitabını yazmaya koyulmuştur. Yazımın başlığına taşıdığım niteliği ile de bir başka kitabının çalışmasına girişmiştir. Adı da “Öğretmen”dir.
Yazarın o çalışmasını da alıp okumaya başlamıştım. Özellikle de yaz mevsiminde hafta sonları denize gittiğimizde ara ara okuyordum. Sonra nasıl olduysa kitabı ortalıkta göremez olduğumdan için okuyup bitirememiştim. Bir yerlerde olduğuna kuşku yoktu. Nedense işte karşıma çıkmıyordu. Okumamı bitiremediğim için de ara sıra aklıma takıldığı oluyordu. Kitapla yeniden karşılaşmayınca da okumam ta başlarda kalakalmıştı.
Geçen haftalar içinde yaylacılığa adım atmaya kalkıştığımızda bir hareketlilik yaşadık. O eşyayı, bu öteberiyi de yaylaya götürelim derken, bir de baktım ki, o okumaya başlamış olduğum kitap yeniden karşıma çıkıverdi. Üstelik yayladaydık; hava serin, hatta soğuktu; aldım elime, sayfasını kıvırmış olduğum yerden ileri doğru yeniden okumaya başladım. Anlayacağınız kitap okumak için iyi, hoş bir ortam vardı. Henüz televizyon götürmemiş olduğumuzdan alışıldık tavrımızdan uzak durmuştuk. Uzun yıllardır, işlevsiz duran, çift kaset çalarlı radyomuz işte bize orada eşlik etti. Sözünü ettiğim kitabı da radyoda çalınan müziğin eşliğinde bölüm bölüm ilerleterek okuyordum.
Fethiye’de çıktığım ortamlarda birçok eğitmen arkadaşım, tanıdığım kişi vardır. Halen görevde olanları olduğu gibi emekliliğini yaşayanlarla da bir arada bulunuyoruz. İçlerinde öyleleri var ki, aynı ortamda bile bulunmamayı yeğlersiniz! Birgün olsun eğitim öğretime ilişkin ilginç anılarının dile getirildiği ya da tartışıldığı söyleşilerine rastlayamazsınız. Varsa yoksa belden aşağı söylemler, yeme içmeye ilişkin abartılı söyleşi ortamları dile getirilir durulur. Şimdilerde yaşadıkları ağır sağlık sorunları da hep bu yeme içmeyle ilgili olduğu apaçıktır. Bütün bunları da geçtim. Yine içlerinden biri, masasında ve çevresindekileri şaşırtıp güldüreyim diye cep telefonuna kaydettiği -af buyrun- eşek anırmasını açıvererek ne kadar da renkli bir kişiliğe sahip olduğunu sergilemeye kalkışır. Ben de o ortamda bulunmaktan için için sıkıntı duyar; bayağı bir bozum olurum.
İşte o nedenlerden ötürü, bu kez, siz okuyucularımla ABD’nin New York kentinde eğitimci olan ve yazdığı kitaplarla da büyük bir beğeni kazanan kişiden söz etmeyi kendimce uygun buldum.
İnsan merak ediyor; ABD gibi birçok niteliğe sahip, özgürlükler, fırsatlar ülkesinde hele çok zengin, büyük nüfuslu New York kentinde öğretmenlik yapan bir kişi nasıl biridir? Ne gibi özellikler taşır? Nelerle uğraşır? Öğrencileri ne zorluklar çıkarır? Ne parlak zekâlarla karşılaşır? Ne gibi deneyimler yaşar? Eğitimdeki yöntemler, ilkeler neler olarak belirlenmiştir? Sorularımın hepsi de bu kadar değil elbette…
Yazar, o dev kentte özgeçmişinden yola çıkarak belirtiyorum; neredeyse elli yıllık bir eğitimci olarak çalışmış. Hani her birimizin okul döneminde karşılaştığımız sıfırcı eğitimciler var ya… işte onların özellikle bu kitabı okumalarını öneririm. Benim de şiddetle yerdiğim o tavır alış, kitabın sayfalarında nasıl da olumlu yönde ele alınmış; o boyutu görüp kendime de pay çıkardım. Burada dört ayrı okulda Okul Aile Birliği gibi sivil toplum örgütlerinde görev üstlendiğimden işin iç yüzünü iyi bilirim. Yazar, yaklaşımıyla benim de dışarıdan biri olarak onaylamadığım o boyuttan söz ederken tıpkı içimi okumuş gibiydi; öğrenci, soruları düzgün yazmışsa, okuldaki tutumu saygılı, ailesinin sorunlarla boğuşurken yine de eğitim öğretim için okula gelerek kurallara uyuyor oluşuyla, kılık kıyafetiyle… hepsi hepsi göz önüne alınarak, sıfır vermemek için birer nedendir denilmiş. Elli yılın süzme anılarından, deneyimlerinden ortaya hoş bir kitap çıkarılmış. Konu öylesine bir yazı konusunu aşıyor ki, nerede kesip atacağımı bile bilemiyorum.
Kitaptan ise en azından şu tümceyi olsun almadan geçemeyeceğim: “Bu okul tam bir ergitme potasıydı: Mesevi, Çinli, Porto Rikolu, Yunanlı, Dominikli, Rus, İtalyan ne ararsanız vardı ve İngilizceyi ikinci dil olarak öğretmek için ne bir hazırlığım ne de bu konuda bir eğitimim bulunuyordu.”
Keşke tüm eğitimcler bu kitabı okmuş olsalardı demekten kendimi alamıyorum.
İyi haftalar.
________
(*) Öğretmen/ Frank McCourt /320 Sayfa/ Altın Kitaplar/2006 Basımı/İstanbul
(**) Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim Fakültesi sınavları için gittiğim Antalya’da o sıra filminin gösterimde olduğu sinemayı da görmüştüm. Akşam gösterimi için gitmeyi düşünüyordum ki, yeni tanıştığım tiyatro yönetmen yardımcısı genç kız, beni, o akşam Karaoğlan Parkı yakınındaki Belediye Kültür Merkezi’nde düzenlenmiş bulunan Antalya Liseler Arası Tiyatro Şenliği’ndeki kendi sunumlarına gelmemi önerince düşüncemi değiştirmiştim. Tuhaftır, ilk kez tv.de gösterildiği akşam da filmin başlarında elektrikler kesilmiş, uzunca bir zaman da gelmemiş, ben de o filmi yine izleyememiştim.






















