BİR OKUR,BİR YAZAR – SULTAN ÜNAL
Hem ruhsal hem de bedensel olarak kişiliğinin her bir köşesine sinmiş bir baba figürü vardır. Kötü bir babadan kalan miras ve bir “aylak adam”: C. adlı bir adam. Babası gibi olmaktan korkar ama her seferinde kendini onun davranışlarına çekilirken bulur. Kadınlara düşkün, şiddete eğilimli bir kişiliktir. Ona ne yaptığını soranlara “Aylakım ben,” der.
Hikaye, terzilerden dayak yemesiyle başlar; onun için durmayan bir taksiciyle yaşadığı kavga sırasında taksicinin burnunu kırmasıyla sona erer. Arada ise iki kadın vardır. İlk kadın Güler’dir. C., onu günlerce takip eder; evini, okulunu, arkadaşlarını öğrenir ve sonunda sevgili olurlar. İlişkileri altı ay sürer. Ondan önceki ilişkisi Ayşe’yle ise bambaşkadır: Ayşe’ye veda etmeden terk eder, bir anda yok olur. Altı ay sonra tesadüfen yeniden karşılaşırlar ve ilişkileri kaldığı yerden devam eder. Yeniden terk edilme kaygısıyla baş edemeyen Ayşe, sonunda bir not yazar ve bu kez terk eden taraf kendisi olur.
Olay örgüsü, bu basamaklar üzerinden, bir bilinç akışı halinde ilerler. Hikayenin yalnızca görünen yüzüne bakıldığında C., hiç de gıpta edilecek, hayranlık duyulacak bir tip değildir. Saplantı, şiddet ve bağımlılık iç içedir.
Düşünüyorum da acaba adamlar aylaklığı romantize eden bu eserlerden mi etkileniyor? Az önce bir beyefendiyle Aylak Adam üzerine konuşuyorduk; kitaba karşı büyük bir hayranlığı var. Ancak bana kalırsa bu hayranlık, eserin ortaya koyduğu sanatsal değerden çok duygusal bir bağlılığa dayanıyor. Bu durum birçok erkek için geçerli. Oğuz Ataylar, Nazım Hikmetler, Issız adamlar, Aylak adamlar, Tutunamayan adamlar…
Belki de toplumların ve kültürlerin normları erkekleri öylesine disipline etmiştir ki; çalışkan olmak, yiğit olmak, sevdiklerine sahip çıkmak gibi kalıplar “adam” olmanın vazgeçilmez şartları haline gelmiştir. Bu karakterler ve hikayeler ise sanki “adam dediğin güçlü olur” idealine bir başkaldırı gibidir. Peki, bu adamların güçsüz olma hakkı yok mu? Ömürlerini aylaklık ederek geçirme hakları yok mu? Şimdilik bu aylaklık biraz ütopik bir durumdur. Belki de bu yüzden, edebiyattaki bu ütopya erkekleri daha çok kendine çekiyordur.
Yusuf Atılgan’ı ilk kez okudum ve bayıldım. Diğer eserlerini de en yakın zamanda okumayı düşünüyorum. Kitabın ilk bölümleri biraz dağınık başlasa da bir noktadan sonra toparlanıyor ve müthiş bir akışla devam ediyor. Kitabın içine giriyorsun; o sokaklarda dolaşmaya, o insanları görmeye başlıyorsun. Yusuf Atılgan adeta okutmuyor, gösteriyor.






















