Zorba Hayatı Ciddiye Almamanın Ciddiyeti
Dil, gelenek, ritüeller, sanat ve edebiyat toplumsal belleğin taşıyıcılarıdır. Nikos Kazancakis, ait olduğu coğrafyanın kültürel birikimini bireysel belleğiyle birleştirerek evrensel bir anlatı kuran güçlü bir yazardır.
18 Şubat 1883’te Girit’in Kandiye (İrakleio) kentinde doğan Kazancakis’in mezar taşında şu sözler yazar: “Hiçbir şey ummuyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm.”
Bu cümle, onun edebiyatının da ruhunu özetler.
Bazı roman kahramanları kitapta kalır. Alexis Zorba ise okurun karşısına geçip oturur. Çünkü Zorba bir karakterden çok, hayata karşı alınmış bir tavırdır. Alaycıdır, umursamaz görünür ama son derece canlı ve sahicidir.
Zorba, Girit Adası’nda yolu kesişen iki adamın hikayesidir. Romanın anlatıcısı, Zorba’nın “patron” diye seslendiği kişidir. Yunanca afentikó sözcüğü yalnızca işveren anlamına gelmez; aynı zamanda yarı mesafeli, yarı samimi bir ilişki biçimini de taşır. Aralarındaki bağ bu ikilik üzerinden kurulur. Kitaplarla ve düşüncelerle yaşayan anlatıcı ile hayatı bizzat deneyimlemiş Zorba’nın yan yana gelişi, modern insanın içindeki çatışmayı görünür kılar.
Anlatıcı düşünen, planlayan, anlam arayan biridir. Zorba ise yaşayan, hisseden, ertelemeyen. Hayata fazla anlam yüklemez. Onun için sevinç de acı da geçicidir; önemli olan yaşanmış olmalarıdır. Bu yüzden kaybettiğinde ağlamak yerine dans eder. O meşhur dans bir mutluluk gösterisi değil, hayata verilmiş bir yanıttır: “Her şeye rağmen buradayım.”
Kazancakis, Zorba’yı ideal bir kahraman olarak sunmaz. Zaman zaman hoyrat, ölçüsüz ve rahatsız edicidir. Ama gerçektir. Kusursuz olmaya çalışmaz; hayatı çelişkileriyle kabul eder. Belki de bu yüzden okura bu kadar yakın gelir.
Roman boyunca şu soru zihnimizde dolaşır: Hayatı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa onu anlamaya çalışırken erteliyor muyuz? Zorba ertelemez. Çünkü hayatın bekleyeni değil, yaşayanı hatırladığını bilir.
Belki de Zorba’yı sevmemizin nedeni budur. Hepimizin içinde susturulmuş bir Zorba vardır. Kazancakis bu sesi duyurur. Roman bittiğinde geriye şu düşünce kalır: Hayat, ciddiye alınmayacak kadar kısa ama kaçırılmayacak kadar değerlidir.
Zorba, iki farklı yaşam biçiminin yolculuk hikayesidir. Akıl ile sezgi, sınırlar ile sınırsızlıklar arasındaki dengeyi anlatır. Bana, Mevlana ile Şems arasındaki o adı konulamayan yoldaşlığı da hatırlattı. Ne tam dostluk, ne öğretmenlik, ne de alışıldık bir bağ. Ama dönüştürücü. Bir artı birin eşittir bir ettiği tamamlanmışlık duygusu. Belki de romanın asıl gücü buradadır. Bize öğretilmiş ilişki kalıplarının dışında da derin bağlar kurulabileceğini fısıldar. Ve bazen, hayatı anlamaktan çok hissetmenin bizi daha “tam” kıldığını hatırlatır.























