ZAMANIN İÇİNE AKAN SAAT
Saat, zamanın içine akmış, hayatın sınırlarını dilimlemişti. Her dilime düşen yeni bir yükseliş ve yeni bir arınmaydı. Her söz bir haberi müjdeliyor ve her ses bir teslimiyet oluyordu. Bekleyen yürekler ırmak gibi akıyor, damarlarda bağdaş kuruyordu; zihinlerde harmanlanıyor, çağlayıp aşka koşuyordu. Bir bedevi çöllerde “ben Leyla’dan geçtim” deyip hakikate talip oluyor; bir ses “bana seni gerek seni” diyor ve O’nu arıyordu.
Saat, zamanın içine akmış, hayatın sınırlarını dilimlemişti. Sabah, öğle… Dönüp gidiyordu yeni bir yükselişe ve yeni bir arınmaya.
Uzak iklimlerden mahzun tebessümler söz yağmuru olup bugünlere dokunmuştu. Bugün de saat, zamanın içine akmış görünse de kendini penceresiz dünyaların, yürüyen merdivenlerin hızının içine hapsetmişti.
Dünyanın içine hapsolmuş insan, saatteki kameradan izlenen bir zamanın dilimindeydi. Bir çocuğun duvardan atlayışındaki çeviklikle yükseliyor, pamuğun yere düşerkenki çıkardığı sesle ışıltıların içinde kayboluyor ve gölgesi görünmez oluyordu. Çocukken babasını elini çekiştire çekiştire götürdüğü yerlerdeki tatları arıyordu.
Hızla gelen, hızla yenilen ve arkasında bıraktıklarına bakmadan hızla uzaklaştığı tatları.
Yine öyle yaptı. Yanında elini çekiştireceği bir baba da yoktu. Hatta ruhunu bile çalmıştı bu tat. Hızla geldi, hızla yedi ve arkasında zamanın kullan atlarını bırakarak bakmadan uzaklaştı.
Geldiği gibi çıkmalıydı. Ama olmuyordu. Oradan oraya bir çıkış arıyordu. Bakındı sağa sola, aşağıya… Hepi topu saatteki kameradan izlenen bir zaman dilimiydi. Aranan sadece bir ışıktı. Güneş gözlere dokunmadan hükmünü icra etmiş, ışığın sisi saatin sesine karışmıştı.
Ta ki gün ışığı bulutlarla oynaşıncaya kadar. Güneş gözlüğü bir sevdayla mahfazasına bürünür ve yüzlerdeki is kalkar. İşte o zaman uzak iklimlerin mahzun tebessümleri, kendinin kendi olduğunun farkına vardırır. Bir buluta bakar bir elindeki gözleri alan, renkleri renklerine karışmış sevdalı paketlerine.
Zaman kendi yolculuğundaki sesini arar. Bir ses islerin arasından sıyrılıp sızar. Kavuşma durağında ses, uzak çağlardan gelen sese ve ışığa yavaş yavaş uzaklaşır önce duyulmaz olur sonra kulak vermeyen kalplere. Güpegündüz yanar lambalar penceresiz dünyaların, yürüyen merdivenlerin içinden koşar ve çağın ırmaklarını yakalamak ister. Uzak iklimlerden aldıklarını her daim kullanmak için söze başlar.
Olmadı kalem durdu “yapamadın” dedi. “Ne yazıyorsun, yapmadıklarını?” diye sordu? Zihnim elimin arasında değil kalbimin sesindeydi. Dilimle kalbimin arasını ölçmüştüm oysa. “Tam bir karış”tı. Nerden çıktı şimdi bu “yapamadıkların!”.
Uzak iklimlerden mahzun tebessüm olup bugünlere akan söz yağmurları saatin zaman dilimlerinin içinde gece ve gündüz oluvermişti. Eline aldığı resmindeki aklarda “ben Leyla’dan geçtim” diyen hakikate; “bana seni gerek seni” diyen seste içinin yüzkarasını duyuyor ve O’nu arıyordu.





















