Eski belediye başkan adaylarımızdan Emir Reklam’ın kurucusu Yusuf Hıra’yla Kemer’den (Seydikemer) beri bir tanışıklığımız vardır. Belediye başkanlığına soyunduğu o süreçte, ben de ortaya koyduğum etkin toplumcu tutumumla, çakma Fethiyeli konumumu artık gerilerde bırakmış biri olarak, partimiz adına, kendilerinin Belediye Meclisi Listesi’nde yer almıştım. Eşim de, hızlı gelişen süreç içinde, Yusuf Hıra’nın sevgili eşi Aydanur hanımla birlikte seçim çalışmalarına katılmış, özverili bir omuz vererek destek olmuşlardı.
Anlayacağınız üzere Hıra ailesiyle aramızda bir hak hukukumuz vardır. O nedenle kendileriyle her karşılaşmamızda içten bir selamlaşmamız, hâl hatır sormamız söz konusudur.
Dahası da var; benim bu eleştirel yazılarımdan birinde, kendi davamız savunucularının da paylarına düşeni aldıkları bir haftada, memleketten bir hemşehrimin de kendilerinin yanında olduğu Kordon’umuzda bana sert bir çıkış yapmışlardı. Yazımın içeriğini de bayağı bir anımsıyorum; o aralar, Fenerbahçe’de kendisinin umulmadık goller yiyeyerek takımının konumunu etkileyen kalecisine içeriden eleştiriler yapılmaktaydı. “Fenerbahçe’nin şanlı tarihi jöleli saçlarla yazılmamıştır.” yazılı, büyük boy açılmış bez, doğrudan kaleci Volkan Demirel’i hedef almakta olduğu herkesçe de anlaşılmıştı. Gelen eleştiriler sonucu, kaleci Volkan da o günden sonra, gür, bakımlı saçlarını kestirtip bir asker kaçağı türü hâliyle karşılaşmalara çıkar olmuş, kendisine çeki düzen vermişti. Ben de, o boyuta bir göndermede bulunarak, kendi dava arkadaşlarımın tutum ve davranışlarını eleştiren bir yazı döşemiş; “CHP’nin şanlı geçmişi, sarı boyalı saçlarla, ojeli tırnaklarla, siyah güneş gözlüklerle yazılmamıştır.” demiştim. İşte o yazım, ilçe başkanlığında ve belediye başkan adaylığında bulunmuş olma nitelikleri ile Yusuf Hıra’yı bozum etmişmiş. “Neden AKP’yi eleştirmiyorsun da bize çatıyorsun?” diyen bir çıkışı olmuştu ki, yanımdaki arkadaşım bile şaşırıp kalmıştı. Ben de, “Düşmanın ateş ettiği üstün silâh gücüne sözüm geçmez, ben kendi dava arkadaşlarımın kusurlarına ancak söz geçirebilirim” türü bir yaklaşım göstermiştim.
Asıl değinmek istediklerim yukarıdaki açıklamalarım değil; bir açılım olarak konuya öyle girdim.
Hafta içinde Muğla Kavşağı diye nitelediğimiz yere yakın Tedaş’a uğramıştım. O sıra hemen de dönmeyip Emir Reklam’a çıkmayı yeğladim. Artık, kimler var ise az çene çalarız, diye düşündüm. Sağ olsun Aydanur hanım beni güler yüzüyle karşıladı. Öğle yemeğine buyur etti. O ara Yusuf Hıra’da ortalıkta göründüler; selâmlaştık. Çok aç olmamakla birlikte çalışanları ve oğul Emir’le yemeği birlikte yedik. Çaylarımızı içerken Yusuf Hıra bu yazıma konu olan bir boyuta değiniverdiler. Ben de ilginç buldum.
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcısı olan yargıç ki, bizim buralı olduğunu biliyorum, kendileriyle yapılan bir söyleşide, hoş bir konuya değinivermişler. Karadeniz yöremizden, Anadolu Âdliye Sarayı’na görevli olarak atanan bir çalışanlarının, İstanbul’da bulunan eş-dost, arkadaş, hısım akraba çevresi onun odasını çiçeklerle donatmışlar. Hemşehrimiz Cumhuriyet Savcısı olan yargıç, “İşte Karadeniz’lilik böyle bir nitelik” demeğe getirmişler. Eleştirisini de, “Bizim yöre, bölge insanımızda böylesi bir tutumumuz yok” diye yapmışlar. Çok doğru…
Ben, kendi kamu görevime başlamamı anımsıyorum; zaten de aklımdan hiç çıkmaz; ayladan Ağustos idi. Yok yoksulluktan, ancak gri, iyi ütülenmiş bir pantolan ile beyaz gömlek giysilerimle işe başlamıştım. İçimden de iyi ki, kış mevsimi değildi, diyordum. Yoksa bir de takım elbise edinme sıkıntım olacaktı, diye düşünmeden edememiştim. Geçtim odamın çiçekle donatılmasından; bizim öyle inceliklerimiz zaten yoktu; mahçup olmayacağım bir hâlle durumu kurtarıp savuşturmak istiyordum. Hani, öksüz, yetim gibi de değildim! Başımda kavak yelleri sürekli esmekte olduğundan, özgüvenim yerindeydi.
O yargıcın eleştirisine bir gönderme de ben bulunacağım; zaten yazımın sonucunu da öyle bağlayacağım. Bizim buradaki Âdliye Sarayı’mızda, yeni göreve başlayan, tanıdıklarınca sevilip sayılan bir kardeşimize, hazırlanmış çiçek gönderme işini bana vermişlerdi. Aracımla gittim, hazırlanmış çiçeği aldım, yeni göreve başlayan o kardeşimizi Âdliye’deki yerinde bulup kendisine verdim. Sanırım mutlu olmuştu. O büyücek salonda yarım düzineden çok çalışan da vardı. Çaylarını içip bir büyükleri olarak azıcık da söyleşiverdik. Hoş da olmuştu.
Siz şimdi asıl sonuca bakınız! Yeni göreve başlayan genç, çiçek gönderen bizim de iyi tanıdığımız dul bir bayanının kiracısıydı. O dul bayan da, yukarıda sözünü ettiğimiz yöre insanlarından biriydi; Karadeniz’liydi… Ya!..
İyi haftalar…






















