YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR
KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR
www.hakanbirol.com
Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “Aşkımın Güneyinde” kitabıyla tanıdığımız “Aysu Sevtekin” var.
Merhabalar Aysu Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Merhabalar Hakan Bey, röportaj teklifiniz için ben çok teşekkür ederim. 1 Nisan 1987’de Adana’da doğdum. Üniversite eğitimi için geldiğim İstanbul’da yaşamımı sürdürmekteyim. Yeditepe Üniversitesi’nde tam burslu Kimya Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi ve Rochester Institute of Technology’de çift diplomalı yüksek lisans yaparak yüksek mühendis oldum. On dört yıldır özel sektörde çalışıyorum. Şu anda da bir şirkette yönetici olarak çalışmaya devam ediyorum. Gönüllü mentörlük çalışmalarına 10 yıl önce Yeditepe Üniversitesi mezunlar kulübüyle başladım. 2024’te Marmara Üniversitesi öğrencileri de bu sürece dahil oldu. Kasım 2022’den bu yana “O Romanı Yazın” yazarlık atölyesinde eğitim almaya devam ediyorum. Kıyı’da, Aspasia ve Kirpi dergilerinde düzenli yazıyorum. Panzehir dergide de birkaç defa yazım yayınlandı. “Cumhuriyet’in Fidanları”, “Yaşasın Cumhuriyet”, “24 Kadın 24 Öykü”, “” 25 Kadın 25 Öykü”, Aklın Karanlık Labirentleri”, “Yağmurun Karanlığı”, “Şipşak Çocuk Edebiyatı-6”, “Şair Masası” derleme kitaplarında masal, şiir ve öykülerim yer aldı. “Aşkımın Güneyinde” ilk kitabım. Bir yandan 2.5 yıldır roman yazıyorum. Romanımı tamamlamak önceliklerim arasında. Mühendisim ama edebiyat her zaman vazgeçilmezlerim arasındaydı. Aslında sözcükleri sayılardan daha az sevmedim hiçbir zaman. Çocukluğumdan beri kitap okumayı ve yazmayı çok severdim. Aslında sanatı çok seviyorum genel olarak. Bu kadar zorluğun olduğu bir dünyada sanat, nefes aldıran, ruhu besleyen en önemli alanlardan biri. İlkokulda mandolin çalmıştım bir dönem. Üniversitede tango, bir dönem yaptım. Onlar o dönemlerde yaptığım hobiler olarak, güzel birer anı olarak kaldılar. Hayatın akışı içinde yeni ilgi alanları, ruhumu besleyen farklılıklar eklendi hayatıma. Dans gösterilerini izlemeyi hala çok severim ama aktif olarak yapmıyorum artık. Yazarlık son iki buçuk yıldır en aktif ilgi alanlarımdan biri. Birkaç ay önce piyanoya başladım. O da hobi olarak, yine ruhumu beslemesi ve bana iyi geldiği için yaptığım şeylerden biri. Doğada vakit geçirmeyi çok seviyorum. Meditasyon hemen hemen her gün hayatımda var. Doğada yürümek, çiçeklerle, hayvanlarla vakit geçirmek, denizi seyretmek, kitap okumak, müzik dinlemek, yüzmek, tiyatroya gitmek, film izlemek ilgi alanlarımdan. Sevdiklerimle ve ailemle vakit geçirmek benim için çok önemli. Hayatın bütün koşturması ve zorlukları içinde kalbime, ruhuma iyi gelen şeylere o alanı açmak için elimden geleni yapıyorum. Anda kalabilmek, anın keyfini çıkarmak için olabildiğince küçük de olsa kutlamalar yapıyorum. Bazen sevdiğim bir kahveyi özenle yapmak bazen sevdiğim bir tatlıyı yapmak, yemek yapmak. Sevdiğim bir müzik ya da film açmak ya da deniz kenarına sevdiğim yerlere gidip ruhumu dinlendirmek için zamanlar yaratıyorum. Sevdiklerimle, arkadaşlarımla, ailemle geçirdiğim zamanlarda da o anların hakkını vererek içinden geçmek için elimden geleni yaparım. Bir dönem futbol, basketbol ve voleybolu da çok yakından takip ediyordum. Hem Türkiye liglerini, hem Avrupa liglerini. Özellikle futbol ve basketbolda. Şu anda oralara da uzağım. Hayvanları çok seviyorum. Çok güzel bir kızım var, adı Duman. Kedilere zaafım çok ayrı fakat genel olarak hayvanları çok seviyorum. Sitemizin bahçesinde, mahallede ya da gittiğim her yerde olabildiğince beslemeye, korumaya çalışıyorum. Bagajımda hep mama vardır. Sevgiden, barıştan, adaletten yana tarafım. Sevgiden daha büyük bir şifalandırıcı bilmiyorum. En büyük ve güzel dönüşümlerin sevgiyle olacağına inanıyorum. Ve aslında ilerlediğim her yol sevdiklerimle çok daha güzel ve anlamlı derim hep. Çok kıymetlidir. İnsana, doğaya ,canlılara, yaşama değer vermek, değerli hissettirmek çok önemsediklerimden. Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısıyım. Denize ve maviye aşığım. Mavi benim için çok özel ve kalbimdeki yeri çok büyük.
“Aşkımın Güneyinde” kitabınızdan bahsedecek olursak eserinizde okuyucularımızı neler bekliyor?
Aşkımın Güneyinde benim ilk kitabım. 18 farklı öyküden oluşuyor. Birçok anlamda benim için yeri çok özel ve ayrı. Kitapta aşkın dört mevsimi var. Aşkın farklı hallerini ve evrelerini keşfeden bir kitap diyebiliriz. Sevdayı, kırılganlıkları, umutları, kayıpları, yası anlatırken; her bir öyküde aşkın mevsimsel dönüşümü simgeleniyor. Kışın soğukluğunda başlayan bir aşkla, yazın sıcaklığında çiçek açan bir sevdanın, sonbaharın sararmış yapraklarına ve ilkbaharın taze umutlarına nasıl evrildiği de var aslında. Aşkın farklı yönlerine dair derinlemesine bir keşif ve yolculuk var bir yandan. Aynı zamanda bireyin içsel dünyasına dair de derin izler barındırıyor. Aşkın sadece duygusal bir bağ ya da duygu değil aynı zamanda bir varoluş biçimi olduğu var öykülerde. “Deniz Gibi Ol” derken bireyi kendiyle yüzleştirmeye, bastırdığı duygularla konuşmaya, kendini anlamaya, bilinçaltıyla konuşmaya davet ederken, sonra “Aşkımın Güneyinde” üçlemesinde bulacak okur kendini. Umutları maviyle tazeleyelim diyecek en büyük acıların ortasında. Siyah geceden beyaz inciye uzanacak yolu sonra. Bir kadını anlatacak sonra derinlemesine, sistemin çarklarına dokundurmadan geçemeyecek başka bir öyküde. Siyah gecelerden mavi sabahlara nasıl varıldığını anlatacak, en karanlık gecelerde ışığı arayacak gözleri. Yangının ortasında bile kalbe müjdeyi hep sevgi tohumu ekiyor diyecek. Güneşin kıyısına yürüyüşü betimlerken, başka bir öyküde hayatı ve aşkı tangoya benzetecek. Tango ile hareketli anlatacak, sahne sizin diyecek sevenlere. Nazım’ın Sokağı’na düşecek yolu, sokakta şiirin tadını anlatacak gözlerde canlandırarak. Güneş’in Bahçesi’ni anlatıp, gittiği her yerde özlemin kokusundan dem vuracak. Kitapta hayatta zorluklar, güzellikler, mutluluk, hüzün, yas her şeyin olduğu ama ne olursa olsun pes etmemek ve umutla devam etmek var aslında. Sevgiye tutunmanın en zorlu anlarda bile nefes aldırması var. Bazen gülümsemek bazen ağlamak var. Hayatın ta kendisi gibi. Tamamı kalbimden nasıl geliyorsa öyle yazıldı.
Kitabınız bir kurgu mu yoksa yaşanmışlıklar üzerine mi kurulu?
Yaşanmışlıklar da var kurgu da var. Ama yaşanmışlıklardan çok fazla esinti görebiliriz diyebilirim. Kurguyla iç içe geçen bölümler de mevcut. Yaşanmışlıkların içinde kendi yaşadıklarım, çevremdekilerin yaşadıkları, benim gözlemlerim, birçok anın harmanlanması diyebiliriz.
Yazmak başlı başına cesaret isteyen bir iştir. Yazmak isteyen ama nasıl yazmaya başlaması gerektiğini bilmeyenler için önerileriniz var mı?
Bana göre zaten yaşamak başlı başına cesaret isteyen bir iştir. Büyük usta Nazım’ın “Yaşamaya Dair” şiirinde de anlattığı gibi. Gerçekten böyle. Bahsettiğim sadece nefes almak ve günlerin birbirini kovalaması değil. Ya da her şeyi kendi kaderine terk ettiğimiz, akıntının içinde bütün dış faktörlerin bizi sürüklemesine izin verdiğimiz, tamamıyla edilgen olduğumuz bir hayat değil. Bazen bu da var elbette hayatta. Akışa güvendiğimiz, edilgenliği o anın şartları için bir süreliğine geçici olarak seçtiğimiz anlar. Ancak gerçek anlamda yaşamak gerçekten cesaret ister ve yaşamın hakkını vere vere, anın içinden gerçekten geçerek, sevdiklerimize ve bize iyi gelen şeylere o alanları, zamanları yaratarak yaşamak, o değeri vererek, göstererek ve ifade ederek. Aslında yaşamak ve yazmak birbirine benziyor. Yaşarken de bize iyi gelen, sevdiklerimizi de hayatımıza aldığımız, kendimizi gerçekleştirdiğimiz, genel olarak özümüze sadık kalarak bir yaşam biçimi için kalemi elimize alıp kendi yaşam öykümüzü yazmak ve direksiyonun başına geçmek aslında kastettiğim. Elbette bu illa ki yazarak olmaz. Ama herkesin içinde ona iyi gelen şeyler mutlaka vardır, onları keşfetmek için kendine izin vermek çok önemli oluyor. Ve bir şekilde yaşam sahnesinin içine dahil olarak. Yazmak çok önemli bir şifalandırıcı ve topraklanma da aynı zamanda. İçindekileri akıtması için çok etkili bir yol. Bazen bir kitap, film, dizi, müzik, roman en iyi yoldaşlarımızdan, sırdaşlarımızdan olmuştur. İçimizde bastırdığımız duygularla yüzleşmemize neden olmuştur. İnsanı gölge yönleriyle de buluşturuyor çünkü. İnsan yüzleştikçe, fark ettikçe, ifade ettikçe iyileşiyor aslında. Yazarken hep; bir kişinin bile yüzündeki tebessüme neden oluyorsa, bastırdığı içine attığı duygularla yüzleşmesine neden olabiliyorsa okyanusta zerre kadar katkım olabiliyorsa ne mutlu dedim. Birilerine, bir şeylere iyi gelmek iyi geliyor çünkü. Evrendeki her zerrenin birbirine bağlı olduğunu içselleştirdiğim yerden bu duygu çok kıymetli. Bir kişi bile okuduğunda, “Yalnız değilmişim, birileri beni ne güzel anlattı, oh be bana tercüman oldu.” benzerinde düşünüp rahatlıyorsa ne mutlu. Ve buna benzer yorumları gördükçe kalbime çok iyi geliyor. Hepimizin dönem dönem yoldaşı olan müzikler, filmler hepsi yazıdan doğdu. Birilerinin kaleminden çıktı. Ve yazmak istiyorsa insan, beğenilip beğenilmeyeceği kaygısından özgürleşerek yazmalı diyorum. Bir kere zaten, kendine iyi gelecekse yapmalı bunu. Kendine iyi geldikçe, kendi iyileştikçe bunun etrafına da yayılması ve yansıması kaçınılmaz zaten. O yüzden cesaretle sözcüklerle buluşabilir yazmak isteyenler. Onların beğenmedikleri kendi cümleleri bir başkasının kalbinde, ruhunda biriken, sıkışan bir sürü şeyi nakış gibi işleyerek büyük farkındalıklara, dönüşümlere neden olacak, şifa olacak belki. Yazanın soruları, çıkmazları, acıları okuyanın şifası, umudu, ışığı olacak belki. Bilemeyiz. Sırf bunun için bile denemeye fazlasıyla değer. Ben yazdıkça bana iyi geldi, kolektife de şifa olsun dedim hep. O yüzden yazmak içeriden geliyorsa sözcükleri kağıda döksün insan hiçbir kaygıyı düşünmeden.
“Dijitalleşmenin “edebiyata” etkisi nedir? İyi ve kötü yanlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?”
İyi yanları; araştırmak, bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Elbette çok fazla kolaylaşmasının da dezavantajları olabiliyor ancak bunu verimli hale dönüştürmek elimizde. Yıllar öncesinin eserlerine, yazarları hakkındaki bilgilere ulaşmamızda faydası var ancak ben her şekilde kitabı elime alarak okumayı sevenlerdenim. Kitap sayfalarına dokunarak, o kokuyu duyumsayarak, yaşanmışlığı gerçekten hissederek okumak benim için vazgeçilmezlerden. Dijitalleşme, bu anlamda kitapların insanların eline geçerek okunmasını olumsuz etkiledi bana göre. Matbuu dergiler ve yayınlar çok zorlanmaya başladı. O yüzden çağ dijitalleşmeyi ne kadar gerektirse de belli alanlarda gelenekselliği, güzel nostaljik yanları ve kültürümüzü korumamız gerektiğine inanıyorum.
Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Sessiz bir ortam ya da sevdiğiniz müzik eşliğinde? Yazarken olmazsa olmazlarınız var mı?
O andaki ruh halime göre ya da ne yazacağıma göre değişiyor aslında. Genelde öncesinde meditasyon ve bir arınma yapıyorum. Bir yandan da kurumsal hayatta çalışıyorum. Akşamları, geceleri ya da hafta sonları yazıyorum. Hayatın bütün o koşturması ve zorlukları sonrasında yazmak için dingin bir alana geçmek için önce ruhen ve kafaca hazırlanıyorum. Her zaman buna gerek olmuyor ama sık sık başvurduğum yöntemlerden biri. Yazmaya hazırlanırken, meditasyon sırasında dinliyorum müzik aslında. Bazen meditasyon müzikleri, bazen piyano, keman, çello dinletileri, bazen de yazacağım konuya ne uygunsa o tarzda müzikler ve şarkılar dinliyorum. Ve bazen o şarkılardan da müthiş ilham alıyorum. Yazmadan önce mumumu yakarım. Kahvemi yaparım. Üç dört fincan kahve içtiğim olur. Öykülerimin ilk okuru Duman. Kızım Duman sık sık gelir bana moral motivasyon, güzel enerjiler verir. Kalbimdeki sevgi en büyük ilhamlarımdan. Yazmaya başlarken genelde sessiz ortam tercih ediyorum. Bazen en sevdiğim çiçekleri, gülleri mis kokularıyla yanıma alırım. Kıyı’da dergideki öykülerde, yazdıklarımın seslendirmesi de bulunuyor. O öyküleri ve zaman zaman içimden gelen farklı öykülerimi seslendiriyorum. Her öykümün en az bir tane arka fon ya da sosyal medyada paylaşırken onu tamamlayacağına inandığım jenerik müzikleri oluyor. Müzik çok önemli yoldaşlarımdan yani. Bana göre kitapların dili var elbette ama sözcüklerle sınırlı değil, kalplere, ruhlara dokunmasıyla, hissettirdikleri, uyandırdıkları binbir duyguyla dili var. Ve o dilin en evrensel yansımalarından biri müzik. Çünkü aslında her müziğin, şarkının, sözlü olsun, sözsüz olsun bir hikayesi var. Öykülerimin yoldaşlarından işte o hikayeler de. Aşkımın Güneyinde’deki öykülerde sık sık müzikle kesişecek yollarımız. Kitabı müzikle anlat deseler, anlatılabilecek, kısa film tadında müzikleri olabilir.
Sizi en çok etkileyen yazarlar hangileri, en çok kimleri okuyorsunuz?
Nazım Hikmet en çok etkilendiğim şair ve yazarlardan biri. Hayat felsefesi, yaşama bakış açısı beni çok etkiler. Türk edebiyatında; Sabahattin Ali, Reşat Nuri Güntekin, Aziz Nesin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cengiz Aytmatov, Orhan Kemal. Dünya edebiyatında; Tolstoy, Dostayevski, Jane Austin, Franz Kafka, Stefan Zweig, George Orwell, Victor Hugo başlıcalarından. Küçük Prens, Çocuk Kalbi, Simyacı ve Şeker Portakalı çocukluğumdan itibaren birkaç kere okuduğum ve beni çok etkileyen kitaplardan. Öykü ve roman dışında zaman zaman kişisel gelişim kitaplarını da okurum. Ancak bu alanda çok fazla eser var, öncesinde araştırırım. İnsanın Anlam Arayışı, Rezonans Kanunu, Berraklık Arındırır ile Pınar Gogulan’ın Siyah,Mor, Lacivert, Işık Her Zaman Bir Yolunu Bulur kitaplarından çok etkilenmiştim. Joe Dispenza kitapları da kitaplığımda vazgeçilmezlerimden. Kıyı’da, Kirpi dergileri ve kadın öyküleri kolektif kitaplarındaki değerli yazar arkadaşlarımın eserlerini de düzenli okurum her sayıda. Kitap seçerken o anki ruh halim ve neye ihtiyacım olduğu da önemli oluyor. Bazen sadece buna göre seçiyorum.
Bir yazar olarak yazdığınız ve okuduğunuz yazılarda en çok önem verdiğiniz değerler nelerdir?
Sevgi, barış, adalet, dürüstlük, duruş, empati, nezaket, saygı, hoşgörü, anlayış, özen, sorumluluk, insana, hayvana, doğaya, yaşama değer en önemsediklerimden. Elbette hayatın içinde siyahlar, beyazlar var. Griler de mevcut. Ancak bunların ele alınış şekli, nasıl işlendiği belirleyici oluyor benim açımdan. Yazar kendi dünya görüşünü her zaman hatta çoğu zaman doğrudan söylemeyebiliyor. Bazen karakterlere söyletir, bazen iç seslerde söyletir. Bazen alt metinde satır aralarında söyler ya da bir şekilde ipucu verir ya da hissettirir. Elbette bunun olmadığı kitaplar da olabiliyor. Ama benim için dünya görüşü önemli. Sevginin, aşkın, ilişkilerin, aile, arkadaşlık, dostluk bağlarının nasıl işlendiğini çok önemsiyorum. İnsana değerin..Dünya adil bir yer değil diye düşünürken bir kitapta adaletin müthiş işlenmesi, bizim duygularımıza tercüman olunması çok iyi geliyor mesela. “Oh be burada sağlandı adalet” diyorum. Ve o bir umut da aynı zamanda. Çünkü kolektifin buna ihtiyacı var. Sistemin nasıl işlendiğini çok önemsiyorum. Umudu nasıl aşıladığı çok kıymetli. Hayatta birçok zorlu koşul varken açıkçası yoldaş olan kitaplarda bir yerinden o umudu hissetmek ve görmek ilaç gibi geliyor. Aslında kendimi ne kadar yakın hissedersem, ne kadar duygularıma ve düşüncelerime tercüman olduysa, kendimden ya da o an ihtiyacım olan şeyden ne kadar birşey bulduysam kitabı okurken kalp atışlarım o kadar hızlanıyor ve bana iyi geliyor. Devam etmek ve bitirmek için sabırsızlanıyorum ve merakım artıyor. Ve ne kadar farkındalık katıp, yüzleştirdikçe. Yazarken de aynı şeyler geçerli. Çünkü kitaplar bazen bunu okşayarak yapar bazen surata tokat gibi çarparak ve sarsarak. İkisi de kabulüm. Pes etmemeyi ve umudu hep bir yerlerde hatırlatması çok kıymetli. Elbette kötülük anlatılırken mücadelenin sadece iyilerle kötüler arasında olduğu gerçeği. Ayrım ve ötekileştirme yapmaksızın dil, din, ırk, statü ve cinsiyet her türlü ayrımdan bağımsız meselenin sadece iyilerle kötülerle arasında olduğunun içselleştirildiği, aslolanın sevgi olduğu öyküler beni, değerlerleriyle birlikte içine alıyor. Evrensel değerler ortaklığı aslında.
Ülkemizdeki okuma oranları hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Gözlemleriniz doğrultusunda genç nesle bakış açınızı özetleyebilir misiniz?
Dijitalleşme ve her şeye hap bilgi şeklinde ulaşmak yaygınlaştığından ne yazık ki okuma oranları düşük. Ve özellikle büyük şehirlerdeki sürekli koşturma hali ve bütün o yoğunluklardan zaman kısıtı olduğunu da gözlemliyorum. Ama günde on sayfa da olsa büyük bir fark yaratıyor. Müthiş bir iyileştirici, zihin dinlendirici, kafa boşaltıcı, ilham vericilerden. Çağın tüketim çılgınlığı ne yazık ki burada da kendini gösteriyor. Yarım sayfalık yazıların bile özeti istenebiliyor. Sabırsızlığın, her şeyi çabuk tüketmenin, maddenin bu kadar önem kazandığı bir dönemde maneviyatın ve değerlerin unutulmaması gerektiğini savunuyorum. Elbette fiziksel ihtiyaçlar ve maddenin gerektiği kadar hayatımızda yer tutması gerçeğinin farkında olarak ancak maneviyatı ve ruhsal ihtiyaçları unutmadan. Aslında öğrenmeye çok açık bir genç nesil var. Anlaşılmak istiyorlar, fikirlerine saygı ve değer görmek istiyorlar. Gençlerle mentörlük görüşmeleri yaptığım için de çok fazla vakit geçiriyorum ve onlarla vakit geçirmeyi çok seviyorum. Zaman zaman o sabırsızlık farklı anlaşılmalarına neden olabiliyor gözlemlerime göre. Ancak iç dünyaları ve aslında hayallerindeki kendilerine, daha çok okuyarak, biraz daha yavaşlayarak, daha fazla biz dilini ve empatiyi kullanarak yaklaşacaklar, çünkü bu onlara da iyi gelen ve olmak istedikleri dünyaya daha yakın olanı.
Değerli Aysu Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda yeni eserlerinizi de okuyabilmek dileğiyle…
Ben çok teşekkür ederim köşenizde yer verdiğiniz ve zamanınız için. Çok keyif aldığım bir röportaj oldu.





















