Yalnızlığın Yazarı: Sabahattin Ali – EBRU OĞUZHAN YETER
Bazı yazarlar vardır; zaman geçer ama söyledikleri eskimez. Sabahattin Ali de onlardan biri. Onu okurken yalnızca bir hikâye okumazsınız; satır aralarında bir insanın kırgınlığını, bir dönemin ağırlığını ve derin bir yalnızlığın izlerini hissedersiniz. Toplumda değişen bir şeyin olmadığını bir arpa boyu yol alamadığımızı üzülerek hissedersiniz.
1907’de doğan Sabahattin Ali, edebiyatımızda gerçekçi anlatımın en güçlü kalemlerinden biri olarak anılır. Ancak onu farklı kılan yalnızca toplumu anlatması değildir. Asıl gücü, insanın içine dönmesi, görünmeyeni göstermesi ve çoğu zaman dile getirilemeyeni yazıya dökmesidir. Bu yüzden eserleri hâlâ bize bu kadar yakın. Bu kadar çok içimizi acıtıyor.
En bilinen eseri Kürk Mantolu Madonna, çoğu kişi için bir aşk hikâyesidir. Oysa bu roman, sessiz bir hayatın içindeki büyük fırtınayı anlatır. Raif Efendi’nin kimseye anlatamadığı duyguları, toplum içinde silikleşen bir insanın var olma çabası ve geç kalmış bir sevginin hüznü…
Sabahattin Ali… Adı anıldığında bile insanın içinde bir hüzün dalgası kıpırdanır. Onun hayatı, tıpkı hikâyelerinde anlattığı insanlar gibi sade ama derin acılarla doludur. Halkın içinden gelmişti; yazdıkları da halkın kalbinden, vicdanından süzülüp gelen sözlerdi. Onun cümlelerinde bir köy odasının soba kokusu, bir yalnızın titreyen kalbi, bir sevdanın sessiz çığlığı ve bir selama alıp başını giden gencin gururu vardır.
Onun öykülerini okuduğumuzda Anadolu’nun sert gerçekliğiyle karşılaşırız. Kağnı, Ses ve Ayran gibi eserlerinde süslü anlatımlar yoktur. Sade, doğrudan ve sarsıcı bir dil vardır. Yoksulluk, adaletsizlik ve çaresizlik abartılmadan anlatılır; tam da bu yüzden daha derinden hissedilir.
Şiirlerinde ise daha kırılgan bir ses duyarız. Aldırma Gönül dizeleri, onun hayata karşı direncini ve umudunu kaybetmeme çabasını taşır. Yaşadığı baskılar, sürgünler ve hapisler onun kalemini susturmamış; aksine daha da derinleştirmiştir.
Sabahattin Ali’nin hayatı trajik bir şekilde son buldu. Ama geride bıraktıkları hâlâ yaşıyor. Çünkü anlattığı şeyler değişmiyor: yalnızlık, aşk, adaletsizlik ve insan olmanın ağırlığı.
Türk klasikleriyle tanıştıkça fark ediyor insan… O sadece bir yazar değildi. Onun gibi nice aydın, bu toprakların hikâyesini yazdı. Yoklukla mücadele eden, haksızlığa karşı duran, düşündüğü için bedel ödeyen insanlar…
Çoğu öğretmendi. Cumhuriyetin ilk yıllarına tanıklık etmiş, bu ülkenin çocuklarını eğitmek için çaba göstermiş insanlar… Bugün geriye kalan ise onların kalemi.
Raflarda duran o kitaplar, aslında bize kendimizi anlatıyor. Bu memleketi, bu insanı, bu yalnızlığı, dünü, bugünü ve yarını…
Sabahattin Ali’yi ve Cumhuriyet’e değer katan tüm aydınlarımızı saygıyla anıyorum.


















