BÜYÜK FOTOĞRAF / MEHMET UÇAR (mehmetucarcem@hotmail.com)
TOPLAMA KAMPINDAN NOTLAR
‘Modern’ diye adlandırılan bu çağda elli bilemedin yüz yıl yaşayan insan, elde ettikleri kadar, belki de daha ziyade, izzeti nefsi için bir çırpıda elinin tersi ile itebildikleriyle insandır. Çok kolay olmayan bu çileli yolculuk, herkese nasip olmayan ayrıcalıklı bir nimettir. Bazılarımızın züğürt tesellisi gibi de algılayabileceği bu hadisenin künhüne vakıf olabilmek için hakiki kaynaklardan besleniyor olmak, suyu gözünden içme azmine sahip olmak icap eder. Vazgeçebilmek, müstağni olabilmek, leş kargalarının kolaydan anlayabileceği, akıl sır erdirebileceği bir durum olmasa gerek kuşkusuz. Mangal gibi yürek, yıkılmaz bir irade ve perçinlenmiş bir kararlılık ister bu mesele. Öyle ya, yeteneğini ağzından ve belinden değil de zihninden, düşünce gücünden, kalbinin derinliklerinden ve gördüğü büyük medeniye rüyalarından alanların vakarını, ağızlarına çalınan bir parmak balla ihya olanların takdirini beklemek büyük bir safdillik olur.
Fransız İhtilali’nden beri değişen bir şey yok, dünya üzerinde. Devrimi her zaman önce devrimciler yapıyor; ama hemen sonra fırsatçılar kendi düzenini kuruyor. Devrimciler, devrimden sonra da devrimci ruhlarını canlı tutabildikleri için, düzeni ele geçiren fırsatçılar bakımından gelinen noktada ciddi bir risk unsuru oluşturuyorlar. Çünkü fırsatçılar, verilen yoğun mücadeleden sonra devrimi tekellerine alarak kendi çarklarını döndürmeye başlamışlardır. Yeni durumda asıl devrimciler, mevcut statükocular için potansiyel tehlike arz ettiklerinden sistem dışına itilir ve bir bakıma karşı devrimci, günümüzün amiyane tabiriyle paralelci pozisyonuna düşerler. Bu yüzden görevleri tamamlandıktan sonra devrimler kendi evlatlarını bir kedi gibi gözünü kırpmadan yiyebilir. Devrimler, kendi evlatlarını azgın bir iştahla yedikten sonra geniş halk kitlelerinin payına düşen ise bir kez daha umutlarını kaybederek ‘aldatılmışlık duygusunu’ yaşamaktır.
Rusya’da 1917’de gerçekleştirilen Bolşevik İhtilali’nin öncesinde örneğin Dostoyevski gibi aydınlar, 1850’li yıllarda, Sibirya’ya sürüldükleri için muhalif düşüncelerin sesi olmuş değildir. Tam tersine muhalif düşüncelerini her daim açıktan dillendirmekten kaçınmadıkları için bu uygulamaya maruz kalmışlardır. Elbette onların tüm hayat hikayelerine yakından sahip olmayanların bu durumu derinliğine kavrayabilmeleri beklenemez ve cicim ayları, siz buna hatta yılları da diyebilirsiniz, geçip yerini safa günlerine bırakması sonrasında bir çok aydının, devrim ekibine yakın olan önemli bir kısmı da Soljenitsin ve Lev Troçki örneğinde olduğu gibi, toplama kamplarına sürüldüğü bilinen bir vakıadır. Bazılarımız için anlaşılmaz gibi gelen bu devrim öncesi birlikteliğin daha sonra yok oluşunun ana nedeni, öyle fırsatçıların iddia ettikleri gibi kişisel değil; aksine ilkeseldir. Sayıca önemli bir grup amacımıza ulaştık artık; bundan böyle lale devrini sürdürebiliriz açgözlülüğünü benimserken hasbi olanlar ise ‘Amacımız bu muydu, devrimi ne için yapmıştık?’ sorularıyla başlayan esaslı bir sorgulama sürecini tercih ettiklerinden bir anda istenmeyen adam ilan edilirler.
Korkusuzca vurgulayabiliriz ki bir kez geldiğimiz ve provası olmayan bu dünya hayatında ancak Hz. Allah’a kul olma şuurundan uzakta kalanlar kapıkulu olmaya razı olurlar. Kapıkulluğuna daha dünden razı olanların tadabileceği bir şey değildir hürriyet. Hürriyet, herhangi bir kapıya bağlı kalarak değil; ezeli ve ebedi sıfatlarıyla muttasıf olandan gayrının önünde eğilmemekle yaşanabilecek sonsuzluktan akan bir membadır. Yalnızca kalbe inerse insanı güçlendirebilecek bu nurun ziyası, dışarıdan bakıldığında göz kamaştırıcı ve çok yakıcı olabilir. Bu nurun muhkemleştirdiği şanslı insan, altın saraylarda hapis hayatı yaşayabilirken toplama kamplarına bazen sürgün bazen gönüllü giderek özgürlüğünden taviz vermeyeceğini gösterebilir. Eğer şaşaalı sarayların debdebesine aldanıp da yaratılıştan sahip olduğu mucizevi özgürlüğün tadını unutmadıysa bir insan için onurlu bir hayatı geride bırakmaktan daha asil ve daha zevkli ne olabilir?
Tanığı olmaktan bizar olduğumuz maalesef bu kanıksanmış durumun belki de tek tesellisi yeni ve bizden bir George ORWELL‘in yazabileceği kahramanları yenilenmiş ‘Hayvan Çiftliği’ eserine sahip olacağımız müjdesidir. Toplum olarak e o kadar da bir kazancımız olsun ama mı diyorsunuz? Bizce piyango bileti alıp da amorti çıktı diye sevinmek neyse, bu da ondan farklı bir şey değildir. Tabii hiç yoktan amorti çıkması ödül çıkmamasından iyidir; ve fakat sırf amorti sevinci yaşamak adına bilet almak için kuyruğa girme ve saatlerce sırada bekleme zahmetine katlanmaya bilmem gerek var mı? Sözün özü, İslam coğrafyası olarak bütün duyguları yaşayarak tecrübemizi arttırmak yerine insanlığın ortak deneyimlerini bohçamıza alarak zaman kaybetmesek yerinde olmaz mıydı? Bahusus biz Türkler oldukça ilginç insanlarız; illa ki her şeyi yaparak yaşayarak öğreneceğiz. İnsan olmanın en temel özelliklerini günbegün yitirdiğimizin resmi değil midir bu manzara? Başkaları yüksünmeden tecrübemizden yararlanırken bizim gururumuz mu buna mani acep?
- ÇAĞRI:İçimizde kapıkulluğuna talim etmekten yorgun düşenleri, ganimet sevdasından uzak durup acilen toplama kamplarının özgürlüğünü teneffüs etmeye davet ediyorum. Elbette, dağ havasının sağladığı oksijen çarpmasına dayanmaya cesaretimiz varsa…


















