Günlerdir merak içindeyim; bulunduğumuz Nif-Arpacık’ın Gedre denilen yaylasında ovanın aşağı dip ucundaki o uzaktan görünen iki hanenin oralara bir türlü yolum düşmedi. Ben de o yüzden merakımı gideremiş bulunuyorum. Birgün Çal Dağı’nda görünüp duran Yangın Gözetleme Yapısı’nın oralara da gideceğiz. O gezimizi bu dönem yapamayacağımız açık gibi. Şu güz mevsiminin bu haftalarında hemen herkes bahçesindeki sebzesini, ağacındaki meyvesini hasat etmekle uğraşıyor.
Biz de boş durmuyoruz; ekip suladığımız sebzelerimizden sonra havaların bozmasıyla birlikte hemen ardından kırağı düşmesi olayıyla sıkça karşılaşıldığından yetiştirdiğimiz ürünlerin son kalanlarını zarara uğramadan toplamanın derdine düşüverdik. Neyseki ilk düşen yağışların ardından korkulan olmayıp kırağı düşmedi ise de bizler o kaygıyla hareket edip sebzelerimizi toplamış olduk. Eş zamanlı olarak ev sahiplerimizin fındıklarını, bademlerini de toplayıp çuvalladık. Artık sıra cevizlerde. Onları da gün be gün toplamaktayız. Büyük ağaçların hergün diplerinde kabuklarından ayrılıp düşenleri eksik olmuyor. Önceki yıllarda ev sahiplerimizin toplamaya yetişemeyip dalında bıraktıkları bir sıra dikilmiş kızılcık ağaçları da eşe dosta haber salıp toplanmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Onlar da ilk kez topladıkları kızılcıkları sonrası yeniden gelerek toplamayı sürdürüyorlar. Biz de o çok sevdiğimiz meyveyi toplayabildiğimiz kadar toplamak istiyouz. Bana düşen işlerin biri de hergün küçük bir naylon leğen kap ya da kova kızılcık toplamak. Ne kadar toplamaya çalışırsak çalışalım yine de dalında bırakmak zorunda kalacağımız kızılcıklar olacağı kesin gibi. O bolluktan ben de eşime, daha önce yengesinin deneyip yapmış olduğu kızılcık taranasından kendisinin de yapmasını istedim.
Cevizlerin toplanmasından sonra da yine arada pek boşluk olmayacak; ev sahiplerimizin Darıyeri’nde olan zeytinlerinin toplanmasına omuz vereceğiz. Bu yılın da ‘zeytin yılı’ olduğu belirtiliyor.
Eşim ise her zamanki kış hazırlıklarını yapıyor. Geçen hafta Fethiye sıcaklığına gereksinim duyduk; taranamızı yayladan aşağı inerek yaptık. Bu kez kızılcık taranamız da oldu. Hatta taranamız az olmuş da eşim biraz daha yapmayı düşünüyor.
İşte yukarıda özetleyip anlatmaya çalıştığım bir hareketlilik içindeyiz.
Ev sahiplerimiz, baharı ve yazı gebelikle geçiren koca ineklerinin güzün ortalarında buzağılamasını da bekliyorlar. O ineğimiz ki, geçen yılki danası satılıp gittiğinde yalnızca kalıvermiş, o haliyle benim de içimi burkmuştu. Bir eşi satılan keçimiz de öyle. Onların yalnızlığına üzülmeden edemiyorum.
Benim de omuz verdiğim işler biraz aralanınca yaylaya ilk geldiğimiz günlerdeki sabahları yaptığım yürüyüşlerime yeniden dönmek istedim. İlkini de geçen hafta içinde Salı günü kahvaltı sonrası yaptım. Bu yazımın konusu zaten asıl o gezim üzerinedir. Yazımın serimini içinde bulunduğumuz konum iyi anlaşılsın diye biraz geniş tutmuş oldum.
İşte o gezimi bizim en uzak dip bucak köşemiz olan ovanın aşağı ucuna yaptım. Geçen hafta, oraya, Çal Dağı dibindeki toprak yoldan aracımla keşif amaçlı gidivermiştim. Orada bir mobilyacının diktiği söylenen hoş bir yapı konumunda olduğu görünüyordu. Yapılan bahçe çalışmaları da ilginç olmalıydı diye düşündüm. O yolun Nif’e indiği de konuşuluyordu. Ovanın bitimine denk gelen yerde bir pınarla karşılaşıverince o çevrede kaldım. Gezindim. Bir de baktım elimde bir naylon torba dolusu bira şişesi olmuş(!).
Gelmişken o uzaktan görünen ve haftalar öncesi yanından geçtiğim kiraz bahçesi içindeki hane sahiplerine bir uğrayıp tanışmak aklıma geldi. Dediğimi de yaptım; aracım yukarıda, pınar yanında kalmıştı. Oysa o gördüğüm kiraz bahçesi bayağı aşağıdaydı. Bir daha ne zaman gelirdim kim bilir deyip yürüdüm. Hane sahiplerinin yanlarına vardım.
İlk gözüme çarpan, beyaz badanalı dış duvarda yukarıya iliştirilmiş, yanyana iki pulluk oldu. Şöyle bir bakıp seslendiğim hane sahipleriyle karşılaşmak için yanlarına gittim. Sakıp Dikmen ile karısı Safura hanımla o gün tanıştım. Biraz söyleşiverdik. Safura hanım bizlere ocakta kahve yapmaya kalkmıştı ki, eşim, telefon etti. “Çabuk gel, inek doğuruyor” dedi. O gün ev sahibimiz Durmuş Ali bey de sağlık sorunları ile ilgili Denizli’ye gitmiş olduğundan hane sahiplerinden izin isteyip hışımla yerimden kalktım; aracım epey bir uzaktaydı.
Durmuş Ali beyle söyleşimizde o ovanın dip bucağındaki kişilerden söz ettim. Gördüğüm beyaz badanalı duvarda asılı duran pulluklardan konu açtım. Durmuş Ali bey, “Onları Sakıp’ın Sarı Oğlan asmıştır” dediğinde, ben de sormadan edemedim; “Yüksek eğitimli midir”diye. O da “Yok, hayır” deyince, ben de “Öyleyse turizmde çalışmıştır” dedim. Evet, turizde uzun yıllar çalışmışmış.
Buzağımızı komşu gelin doğurtmaya yardımcı olmuş. Ben vardığımda doğum gerçekleşmişmiş.
Bu kez ovanın dibine, yarım kalmış o hane ziyaretime yeniden gittim. Bu kez yaşlı ana-baba değil, Sarı Oğlan (Recai)ile karısı (Hatice) vardı. Bana daha önceki gelişimde o içemediğim neskafemi içirdiler. Bolca ekip sattıkları sarı bostanlardan kesiverdiler. Onlara kendimden, çalışmalarımdan söz ettim. Onlar göç hazırlığı içindeydiler. Sarı Oğlan, geçirdiği bir motor kazası sonrası bacağında oluşan kırıklar nedeniyle bu tarım işine sıkı sıkı srılmış. İnşaat işleriyle de ilgili. Orada gördüğüm yapılardan depo olanını daha yeni sıvayıp bitirmiş. Çevrenin hoş görselliğe kavuşturulmasıyla ilgili düşünceleri de var. Sarı Oğlan’ın, tepesine çıkıp çevreye bakarak yiyip içmek için yaptığı yüksek köşke de çıktım. Onları telaşlarıyla başbaşa bırakarak bir sarı bostan armağanları ile geri döndüm. Ovanın dibinin keşfini şöyle böyle yapmış sayılırdım. Yaylamız ilginç mi ilginç; ben gezmekten büyük keyif alıyorum.
Darısı sizlerin başına diyorum.
İyi haftalar…























