Eski Fethiye Yazıları
Gecede, karşıda, yaslandığı dağın karaltısı dibinde ışıklı Fethiye görünüyor. Bir doğrultu üzerinde sıralanmış, kümelenmiş, ayrı yerlerde, tek tek lambalar yanıyor. Gecede, Karagedik’ten, bu kadar uzaktan Fethiye’ye bakınca bizi gündüzdeki gibi yormuyor. Kordonun, yazlık bahçenin, bildik sokakların, evlerin hangi lambalarla aydınlatıldığını kestirmek güç. Gereği de yok.
Denizden hafif ama kendini duyuran bir esinti geliyor. Deniz belli belirsiz fark ediliyor. Fethiye’nin görünen ışıkları önünden koyun sonundaki Paçarız Burnu’na kadar belirli. Kızıl Ada’nın karaltısından sonra belirsiz. Kızıl Ada’daki fenerin kırmızı ışığı yanıp sönüyor, yanıp sönüyor.
Karagözler Mahallesi’nin nereye düştüğünü gösterebiliriz. Ama önünde hangi sokak lambasının yandığı evde Sıla’nın oturduğunu bilebilir miyiz? Gündüz olsaydı belki buradan evin bile görünmediğini, daha arkalarda kaldığını kesinlikle söyleyecektik. Ama şimdi, gecede, şu ışığın Sıla’nın evinden geldiğini varsayamaz mıyız?
Evde, odada, bir masanın başında Sıla oturuyor. Yalnız. Önünde öğrencilerin yazılı sınav kağıtları duruyor. Aklının ucunda öbür odadaki, çoktan uykuya dalmış olan annesi. Annesi bugün haftalık alışveriş için çarşıya indi. Çarşının uzaklığına şişmanlığı ve pazar çantası da eklenince yürümek artık zor geliyor. Üstelik hava oldukça sıcaktı. Pazaryeri kalabalıktı. Her hafta olduğu gibi eve çok yorgun döndü. Yemeğini isteksiz yedi. Gözleri kapanı kapanı verirken kalktı, yatmaya gitti. Şimdi belki horluyordur. Yorgunsa mutlaka horlar.
Sıla’nın önünde sınav kağıtları duruyor. Elindeki kalemin ucunu dudağına dayamış. Başını hafifçe yana eğmiş. Gözlerini karşıya dikmiş. Nedense bunları okumak istemiyor bu gece. Okulun kapanmasına bir aydan az var. Sonra ne olacak? İzmir’e gidecek mi? Bir süredir ondan mektup almıyor. Kendisi de yazamıyor eskisi gibi. Bugün okula giderken…
Bilincimiz ne kadar hızlı çalışıyor. Sıla’nın evi olarak varsaydığımız ışığa bakarken kurduğumuz bu düş doğru olabilir mi? Bunu bilmenin olanağı yok. Ama yine de insanları, olayları işimize geldiği gibi düşleyip duruyoruz.
İşin garip bir yanı var. Sıla gerçekte, evinde yaşamını yaşarken benim bilincimde de benim istediğim, benim düşündüğüm biçimde yaşıyor. Bir kez varlığını gördükten, karşılıklı birkaç söz konuştuktan sonra bilincimde yaşamaya başladı. Şimdi nereye gitsem onu da götürüyorum.
Bugün bir maden sahasına gittik. Dağda yürürken çamların, kayaçların varlığını unuttuğumun farkına vardım birden. Önümde yürüyen kılavuzla uzun süreden beri konuşmadığımın. Sıla’yı düşündüğümün. Garip değil mi bu? Bir dağın başında bile onu düşünmek. İstediğim sevgisini bilincimde doğurmak, büyütmek, yaşatmak. Sonra da sevmiyor diye üzülmek.
Oysa aynı saatte Sıla Çarşı Caddesi’nde yürüyordu belki. Güneş gözlüğünü takmıştı. Ne ben vardım aklında ne de bulunduğum Mendos Dağı. Her zaman alış veriş yaptığı kumaşçıya gelince içeriye girdi.
Sıla bir süredir değiştiğini sanıyor. Ne annesi bilsin istiyor ne de İzmir’deki. Ama var bir değişim. Seviler biterken mi olur? Yeni bir sevi başlayınca mı duyulur? Bu değişim, gerçekte istediğin kişinin dışarıda kaldığını düşünmekle başlıyor. Gerçek sevdiğine, birlikte yaşanacak insana henüz rastlamadığını düşünmek. Ama nasıl dönülür geriye? Bitmiş seviler, sevgililer nasıl bırakılır? Kendiliğinden oluverse ya bu şeyler. İzmir’dekini uzun süre görmeyince sevisi de uçuverdi. Şimdi var mı, yok mu? Mektupları var. İkinci kez, yeniden okunduğunda çırılçıplak kalan, içi boşalmış mektuplar.
Sıla gerçekte, evinde kendi yaşamını yaşıyor. Sıla benim bilincimde benimle olan yaşamını yaşıyor. İzmir’deki de Sıla’yla yaşıyor. Bilmediğimiz birçok insan var ki, belki Sıla’yı seçmiş, bilinçlerinde Sıla’yla yaşıyor olamazlar mı? Kendi evinde kendisini yaşayan Sıla bunlardan hangisini seçecek?
Bugün gerçekte, İzmir’dekini seçmişken, bilincinde benimle yaşamadığını kim bilebilir Sıla’nın.
GÜNGÖR BERK





















